aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2010 Pazartesi

Her şey sen, her şey senden...



“Ey Aşk! Nasıl bir şeysin ki sen, evrende her şey sensin ve her şey senden. Neşelenmemiz de senden hüzünlenmemiz de. Dağınıklığımız da senden birlikteliğimiz de. Sen oturmadasın da sanki bir evde, herkes kapında beklemede senin. Sen bir annesin de sanki bütün insanlar çocukların senin.”

Mesnevi’nin bir türlü yediye ulaşamayan ciltlerinin birinde böyle dile geliyor Efendi Âşık. Aşk’la söyleşmiş, Aşk’la sözleşmiş, Aşk’ın bizatihi kendisiyle dertleşmiş. Müsaade önce Efendi Âşık’tan, sonra senden Efendim. Mesnevi’nin yazılamayan yedinci cildine zeyl ve sana bir aşknâme. Efendim:

“Sen ilkbahar… Toprağa düşen ilk cemre sen. Bir nisan yağmuru… Yağmuru bekleyen toprak sen. Yaprak da sen, ilk tomurcuklanan çiçek de sen. Filizlenen ilk gonca sen. Goncaya düşen ilk çiğ yine sen…

Sen güneş… Aydınlığa ilk koşan ışık sen. Suya dokunan sıcaklık, sıcağı bekleyen çiçek sen. Gül de sen, ilk açılan. Goncaya duran ilk sevda sen.

Sen sevda… Adımı unutturan sen, adını sırlayan yine sen. Sırrım da sen âşikârım da sen. Yazılan bir sözde hece hep sen. Aşk sen, âşık sen, mâşuk sen… Her şey sen, her şey senden.

Gülistân sen, ummân sen, evvel sen, âhir sen…

Dünya sen, güneş sen, ay sen, evren sen…

Her şey sen, her şey senden…

Ben..?

Ben de sen Efendim.

Ben bile sen, ben bile senden…”

26 Eylül 2009 Cumartesi

Durdu... Elhamdülillah




Bulutların beyazına ve ayın şavkına… Yıldızların semasına ve umutların duasına…

Durdu. Demin atıyordu. Şimdi durdu. Konuşmaz oldu adını ve zikretmez oldu gözerinin karasını. Durdu, biraz evveldi, durdu. Dolaştırmaz oldu ismini damarlarımda ve cismini göstermez oldu rüyalarıma. Can havliyle andı sevdasını ve sen durunca o da durdu.

Durdu. Sen varken hüsranında, dünya da dönüyordu. Su dönüyordu semadan toprağa ve âlem yeniden doğuyordu. Yeşilleniyordu sevdalar. Durdu, biraz önceydi. Sen durunca evrenim de durdu. Durdu, az zaman önce atıyordu. Semada melekler, yerde semazenler dönüyordu ve bir taze beden doğuyordu topraktan. Durdu, sen gidince âşıklar semaya doydu.

Bir gidişin vardı sevgili. Sadece bir kez geldiğin gönlümden bir gidişin vardı. Bin gelişe bedel tek gidiş. Tek gelişe bedel bir can atarken sol yanımda, o tek gidişle tek yürek de durdu. Durdu su, ayın şavkı durdu. Semada gezinen bulutlar ve yüzüne âşık yıldızlarım durdu. Âlem durdu sevgili. Sen gidince cân durdu ve durdu cihân. Cihân içre ağlayan dîde-i giryân durdu.

Güneş durdu, yaprak durdu ve rüzgâr durdu. Sen diye toprağıma ektiğim beyâbân durdu. Durdu seslerim, kalem durdu, kâğıt durdu. Hicranına ağıt diye yaktığım hıyâbân durdu.

Durdurdun sevgili. Bir gülüşle can verdiğin cânımı bir gidişle durdurdun. Durdu sevgili. Adını sen diye andığım âlem hakkına, gidişinle atan yüreciğim durdu. Durdu, Elhamdülillah...

13 Eylül 2009 Pazar

AŞK... Semâ-i Aşk...




“Aşk’la ve Aşk’a… Besmelenin noktasıyla destûr…”

Destûra hacet gerektirmez aşk. Bir volkanın selinde, yangın yerinde, oduna bel bağlamaz adı aşk. Semânın hazinesinde sevdadan zümrütler beklemez aşk. Yoksunluktur ve yoksunlukta rahmettir adı aşk. Rahmetin bozkırlarında bir karıncanın yuvasındadır saklı aşk. Saklı kalmış düşlere hamd etmektir sureti aşk. Suretin hülyasında, hülyaların duasında, duanın gıyâbında mâşuka secde etmektir adı aşk. Aşk bir bulut, aşk bir gölge, rahmetin gözlerine perdedir aşk. Suretiyle yakan, hicranıyla yandıran ve vuslatıyla eriten bir ummandır suda aşk.

Âlemi yok etmektir aşk, yoklukta varlığı bulmaktır asıl aşk. Vahdetin içinde kesreti ararken, kesrette kendini görmektir adı aşk. Mâşuka kahır değil, hüsrâna sabretmektir hüsnü aşk. Zamanın çemberinde, dünyanın zemininde ve evrenin gözlerinde sırlıdır gerçek aşk. Aşk hüsrandır, hicrandır aşk. Yağmurdur rahmet kapılarından dökülen ve bir mahzenin en kuytu yerinde sırlanan şaraptır adı aşk. Bir kanunun telinde ve ney’in hüzünlü nağmesinde bir nefestir aşk. Aşk bir hazan, aşk bir hüzün, bir hazin kelimedir satırda aşk. Aşk sendedir ve aşk sendendir efendim. Bir gülüşünün âyinesidir aşk. Beşerin aklında değil, âşığın gönlünde yeşeren bir ilâhi filizdir aşk.

“Cihânı hiçe saymakdur adı aşk
Döküp varlığı gitmekdür adı aşk

Elinde sükkeri ayruğa sunup
Ağuyu kendi yutmakdur adı aşk

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Başunu âna dutmakdur adı aşk

Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Âna kendüyi atmakdur adı aşk.”

Aşk’ıyla yanıp kül, aşk’ıyla yanıp kul olduğum efendim. Senin isminde saklıdır aşk.

10 Eylül 2009 Perşembe

Ayrılık Bir Çığlık...


Koşarak geldim sana âlemlerin en mavi semasından. Koşarak geldim sana, bir bulutun en son damlasından. Sevgili! Sana geldim. Duyuyor musun kanat seslerimi? Bir mazinin en aydınlık gecesindeydi seslenişlerimiz. Anne karnı kadar sıcak ve güvenli bir sevdanın rengiydi hani gözbebeklerimiz. Sevgili! Sana geldim. Duymuyor musun sesimi? Âlem bizim rengimizdeydi hani, hani dilediğimiz yerdeydi sevda meskenlerimiz. Sevgili! Hani uzaklar bile ayırmazdı bizi? Sana geldim sevgili. Duymuyor musun sesimi?



Sana geldim sevgili, aç gözlerini. Baharın yeşilinden, suların huzmesinden ve aşkın en tatlı gülümseyişinden getirdim sana. Sana kanat dolusu sevdalar derdim sevgili. Bir yangının dibinden bir damla İbrahimî suyla geldim sevgili. Güneşin hârını ve rüzgârın sevdasını sadağıma koyup da geldim sevgili. Aç gözlerini. Âb-ı hayatsın bana, kanadımda aşksın sevgili. Sevgili, nolur, aç gözlerini.



Sana geldim sevgili, aç gözlerini. Ben kanat olurum sana, ben sana sevda ve ben sana can sevgili. Aç gözlerini. Bir yaprağın yeşilinden yeniden damıt sevgimi. Sevgili, sana geldim, duymuyor musun sesimi? Hani gidişler uzaktı bize, bize ayrılık yasaktı sevgili. Neden açmıyorsun gözlerini. Sesime ses veren bir sevdanın seliyken beni neden bırakıyorsun sevgili? Terk etme beni.


Sana geldim sevgili, duyuyor musun kalbimin sesini? Feryâdıma ses ver gidişiyle kahrolduğum. Feryâdıma ses ver yokluğunda kaybolduğum. Gitme, terk etme beni. Gündüzümü karanlığa gömüp, baharımı hazana koyup, yalnızlığı bana revâ görme sevgili. Bırakma beni ki, yine süzülelim âlemin en mavi semâsında. Çığlığıma devâ, yalnızlığıma şifa sevgili. Sevgili, ben geldim duyuyor musun sesimi? Ses ver sevgili, sevgili terk etme beni.

10 Kasım 2008 Pazartesi

Sevgili..!



İnancıma, sevdama ve saklı kalmış gülüşlerin aşkına…

Gayya kuyularında saklanan ruhum! İnci ve mercan dilinde bir sükûnetin sütunlarına saklanmış ruhum! Kuleler önünde uğrulara haraç mezat satılan ruhum! Ses ver bana… Bârihâ’nın sonsuzluğunda, bir çöl çiçeğinin susuzluğuyla… Ses ver bana… Kor gibi yakan güneşin önüne gerilen bir küçük bulut edasıyla… Geceleri yıldız yıldız, gündüzleri vakfe vakfe bir gülüş gönder bana.

Ses ver bana sevgili! Dönüş yolunda bir kafileyi bekler gözlerim. Develerin ayaklarına bağlanmış gibi yerde sürünüyor adına ruh denilen gafletim. Hasret kast ederken canıma, hazanın son yaprağıdır sararmış benzimde gülüşlerim. Hacle hacle sağanaklarla yol açarım sana sinemde. Bir ses için yakarım Mecûsilerin ateşini ve bir sesin içindir Kisra Saraylarının sütunlarını yeniden dikişim.

Ses ver bana sevgili. Bari sen küsme. Küsüşlere alışkın değil kuruyan göller. Terk edişlere alışkın değil hasret hasret büyüyen yüzümdeki çizgiler. Leyla’ya tutturdum yasını asırlardır. Şirin’e sakladım sabrın goncasını. Züleyha yanışlara gebe, bir doğumun arafesinde. Sadece sen diye, sadece sen gel diye.

Sen sadeliksin bana ve çocukluğumun beyaz takkesi… Kararmış bir bedenin içinden yeşeren ve masum küçük eller elinde büyüyen bir eski zaman ayinesi… Yokluğun asır gibidir seslendiğim ruhuma. Uzaklığın Mısır çölleridir gönlümün azabına. Gönlüm gönlüne ve gözlerim gülüşüne meskendir sevgili…

Bülbüller terk etti gül bahçelerini ve güller nalân oldu yokluğunda. Kırmızı bir can suyu dökülüyor ayaklarımın ucuna. Tâhâ ve Yâsin aşkına… Sevgili! Dön artık yurduna.

3 Kasım 2008 Pazartesi

Minyatürde Aşk...



Her akşam kefen giyer güvercinler.
Her aşk kefen giyer günün birinde.
Kanatlanmış bir güvercin gibi girdin
Siyah bir matemin en karanlık yerine.
Uzak bir denizin en mavi yerinde
Akşamın lacivert semasına takılır
Gözlerinin enginliğinden serinlikler.
Kanat sesleri duyulur sessizliğin içinde.
Her akşam bir şair bir güvercin olur.
Tennurelere bürünür beyazlıklar içinde.
Güvercinin kanadına bir çiğ düştüğünde
Gecenin ayazına karışır kanat sesleri.
Ten can kafesinden uçup gittiğinde
Aşk saklı kalır bir minyatür içinde.

8 Ekim 2008 Çarşamba

Bulamadım, Efendim...


Bulamadım seni Efendim. Kaybettim izini kalabalıklar arasında. Her şeyden geçtim bu gece. Başımda adına sikke denilen bir mezar taşı… Sırtımda hüsranımla boyalara buladığım bir kara toprak ve bedenimi hasretinle sarmalayan, gönül gözü görmeyenlerin adına tennure dedikleri kefen-i mutlak… “Nerdesin?” dedi Mercan Dede, ben sana döndüm Efendim.

Bulamadım seni Efendim. İzlerini sildiler gözlerimden ve sesinin tınısını söktüler zihnimden. Sesini anımsayamaz oldum Efendim. Ben durduğumda âlem bıraktığım gibiydi. Onlarca kamera ve yüzlerce insan önünde senin isminde döndüm Efendim. Bir sesine, bir gülüşüne feda ederdim oysa her şeyi; ama seni bulamadım Efendim. Yol bilmez, iz sürmez halde bıraktın beni kendinsiz. Âlem gibi uçtum sana, su gibi yol buldum sana, pervane gibi döndüm sana; bulamadım, seni bulamadım. Nerdesin Efendim?

En mutlu günler bile mutsuz sen yokken. Yüzlere takılan maskeler dışında ben gülümseyemiyorum senin gülüşlerini göremezken. Yetmiyor bana nefes almalar, bana yetmiyor yaşam. Hep bir yanım eksik senin yokluğunda. Sana bir yandan da şükran borçluyum Efendim. Ya iki gün değil de iki aylık olsaydı sevdanın rengi. Dokunuşlar yetmesiydi gelmelere ve gitmelere. Gülüşler eksik kalmasaydı yarıda, benim halim nice olurdu Efendim? Bir ömür kalsaydın ya yanı başımda ve sonra gitseydin bensiz gittiğin diyarlara. O zaman daha beter olmaz mıydım Efendim?

Hamd olsun Âlemlerin Sahibi’ne. Hamd olsun ki bana verdiği yük iki günlükmüş. Kısalıkların kısa sayılmadığı bir günde, gülüşlerin sonsuzluğa eriştiği yerde ya bana fazlasını bahşetseydi, ben nasıl dayanırdım Efendim? “Allah kuluna kaldıramayacağı yükü vermez.” diyor ya hani yaratılmışların en hayırlısı. Allah kuluna kaldıramayacağı yükü vermedi. Aşkının tahammülü bana iki günlükmüş, Elhamdülillah…

4 Ekim 2008 Cumartesi

Koku


“Yâ Rab! Belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşktan etme cüdâ beni”

Gül kokusunu alamadı Mecnun. Daha nice kokular vardı âlemde oysa. Mecnun’un kokusu aşkta saklıydı. Gökyüzünde sürü halinde kanat çırpan umutların gagasındaydı aşkın kokusu. Kaderin kaleminden dökülen, dillenen, isimlenen milyon yıllık uzaklardan gelen kokular… Mühürlü bir gölgenin kubbesinden uzaklara kadar gelmiş zümrüt yeşili kokular… Gökte aşkın hiç sönmeyen billur bir avizesi ve aşk damıtan koskoca bir evren… Bütün kokular aşka çıkarken, bütün adımlar aşkla atılırken, her yol aşka, her yokuş aşka uzanırken nasıl başka bir koku alabilirdi Mecnun?

Kara donlu Kabe’ye getirdiler Mecnun’u… Dilinde Leyla, zihninde Leyla, gözünde Leyla ve yine Leyla… Baktığı her yerde, uyuduğu yerde, uyandığı yerde hep Leyla… Yediği ekmekte, içtiği suda, içine çektiği kokuda hep Leyla, yine Leyla, yeniden Leyla…

“Leyla” dedi Mecnun, bir çöl mâteminde. “Beni buralara senin aşkından kurtulmam için getirdiler. Habib’in mezarına, Allah’ın kapısına yüz sürüp senden vazgeçmem için getirdiler. Gidemem Leyla. Geçemem Leyla. Gittiğim her yerde bana bir nefes kadar yakınken, her nefeste burcu burcu seni içime solurken, senden geçemem Leyla…”

Kara donlu Kabe’ye yüz sürdü Mecnun. Dilinde Leyla’sı… Tavaf kılıp Kabe’yi, semâya el kaldırdı Mecnun. Burnunda aşkın kokusu… Kabul olundu duası Mecnun’un. Aşkın belası Mecnun’un üzerineydi artık. Bir an bile olsun, aşkın belası ondan uzak olmayacak, aşkın kokusu onsuz kalmayacaktı. Belâ-yı aşk ile âşina kılındı Mecnun… Dilinde Leyla, zihninde Leyla, baktığı yerde yine, yeniden, hep Leyla…

O gün bu gündür Leylalar eksik olmadı yaşamımızdan. Âşıklar kendilerini hep Mecnun bildiler. Sevdiklerine “Leyla” deyip şiirler dizdiler. Oysa eksik olan bir şey vardı, eski Leyla’dan eksik kalan. Leyla’nın kokusu unutulmuştu âlemde. Aşkın kokusuydu bu eksik kalan sinelerimizde. O koku unutulunca aşk denen şey, zehirli bir sarmaşığın saçaklarına dolanıp kaldı. Adına “aldatma” dediler. Adına “ayrılık” dediler. Adına daha pek çok şey dediler. Oysa adı “KOKU”ydu onun. Aşkın kokusuydu. Leyla’nın kokusuydu. Onun kokusu gitti. Âlem aşkın sahtesiyle boğulup gitti…

Ehl-i aşk’tan kim kaldı toprağın üstünde? Ses verecek yok mu “Ben, ehl-i aşk’tanım.” diye. Ses verecek yok mu “Leylâ’nın kokusu bende saklıdır.” diye. Boşunadır çırpınışlarım, bencileyin bir güle vurgun bülbül… Tıpkı Leylâ gibi zahir âlemde, güller de kokmaz oldu. Ses verecek yok mu? “Gül kokusu gönlümdedir.” diye bana feryad edecek yok mu?

Sevgili! Seslenişlerin bir kokudur gönlüme esip gelen. Adı konmamış bir yaşanmışlığın içinden sıyrılıyor dertlerim. Gelişine kurban bir gülümseyişi bekliyorum şimdi. Ehl-i aşk’tan bir parça varsa içinde, ses ver seslenişlerime. Leyla’nın kokusu bende saklıdır dersen, gülüşlerini gönder eksik bırakılmış sineme.

Sevgili! Asırlardır kokusuna hasret kaldığım sevgili. Kokunu duyur bana ki adını koyayım hasretimin. Kokunu duyur ki Leyla mahpus kalmasın şiirlerin içinde. Sevgili! Leyla'nın kokusuyla gelen sevgili! Sevgili..!

25 Eylül 2008 Perşembe

Su, Sevgili..!



“Başıma öyle bir belâ verdi ki Hak
Efsâne-i Leylâ ile Mecnûn’u unuttum”
(Emre)


Su ver bana sevgili. Asırlardır hasretinle yangınım. Gecelerin katran karasında bir kibrit alevinde izini sürdüğüm… Yollarda arayıp çöllerde bulamadığım sevgili! Gülüşünden bir damla sevda der bana. Yüzyılların kehanetleriyle mesellerde soluğunu soluduğum sevgili, kokundan bir burcu ver bana. Âşıkların musarra beyitlerinde gözlerinin alevini aradığım ve bir mumun şavkında sevdanın rengiyle ismini gazellere kazıdığım sevgili! Mükâfatını evrene saldığım, azâbını mahşere doladığım sevgili! Sevgili..!

Sana sevdalı bu cânın mahlası yoktur zeminde. Sana sözler dizen âcize senin aşkının soluğu üflenmişken, senden başka mahlas bulunur mu fikrimize! Seni methedecek sözleri bulamam karanlıkta. Sen olunca sözün içinde, senden güzel söz bulunmaz dizelerde. Sözlere ve dizelere, âlemin zeminine ve zamana, fikrimize ve zikrimize güzellik katan sevgili! Ahsen’ül kassâs gibi bir kıssa yazdır bize ki kıssamızda sensiz girizgâh bulunmasın. Ebû Leheb’in ellerinin kuruyuşu gibi kurutma aşkımızı, Cafer’e tayyar isminin verilişi gibi dizeler arasında uçur sevdamızı.

Başıma öyle bir belâ verdi ki Hak olan Allah, Leylâ da kalmadı bende Mecnûn da. Belâ’lar belî olmadan yetişemiyorum sana. Leylâlar ve Mecnûnlarsız erişemiyorum aşkına. Sevgili! Eriştir beni aşkına. Tâ ki koyayım mührünü Süleyman’ın ve kuşlarla yollayayım sana senin için atan yüreciğimi. Eriştir Sevgili! Tâ ki verip asayı Musa’ya, senin aşkınla yarayım ben de denizleri. Sevgili! Bir damla su… Su sevgili… Sevgili… Su…

22 Eylül 2008 Pazartesi

Yarıda Bırakılmışlar.




Aşkım yarımdır benim tıpkı yüzüm ve tıpkı yüzsüzlüğüm gibi… Sevdam yarımdır benim tıpkı yarım bırakılışlarım gibi… Ruhum yarımdır benim tıpkı sende kalan yarımın beni terk edişi gibi…

İsmini kazıdın kendi ellerinle, iradem ellerimde değilken ve senden bir parça var bedenimde sen benim bir parçamı çalıp gitmişken. Bir buseyle öldürdün bir yarımı ve kalan yarım can çekişiyor şimdi gecelerin karanlığında. Tamamlanmak istiyor resimler yarım kalmış bir sevdanın ayazında. Maya tutmuyor ruhum tohumları eksik ekilmiş ve susuz bırakılmış bir tarla… Niye geldin ki sanki! Neden çekip vurdun beni? Gözlerin asırların tozundan silkinen bir kılıçken nasıl kıydın da parçalara böldün beni?

Sevgili! Öldürdün ya beni! Öldürdün sevgili. Tuzlu bir yalnızlığın bitmek bilmez kurumuşluğuna terk ettin beni. Bir kefen bile kesmeden ve bedenim üstüne bir kürek toprak bile serpmeden bırakıp gittin beni. Sevgili! Çiğnedin ya beni! Zaten ayaklar altında ezilmişliği vardı bu ruhun. Tekmelere tokatlara gelmişti defalarca. Sırtına ve beynine inen balyozları da unutmadı ya ruhum. “Alışkındır” dediler, “Bir darbe daha kaldırır” dediler. Bu kaçıncı, onu bile sayamadı ruhum.

Her gelen yarım bıraktı beni ve her gidiş bir kez daha öldürdü beni. Tıpkı senin sessiz ve sedasız çekip gidişin gibi. Aşkım yarımdır şimdi. Tıpkı canımın yarım oluşu gibi ve tıpkı sende kalan yarımın beni terk edişi gibi. Yarıda bırakılmışlar aşkına ve yarım kalmış aşklar aşkına… Yarımım sevgili! Tamamla beni. Sevgili! Tamamla sevgimi...

18 Eylül 2008 Perşembe

Son bahar, sonbahar.



Eylül… On sekiz Eylül… Sonbahar bu, yaprak dökümü zamanı… Rüzgârın emrine âmâde, sararmış yaprakların göç zamanı… Hazin bir hüzün zamanı, hazanın doğum zamanı… Hüzzam nağmelerinin gönül tellerini titretme zamanı… Yalnızlığımın dökülen yapraklara muhtaç olma zamanı… Yolların ayrılma, ruhların ölümle dirilme zamanı… Tükenişin adı… Çürümenin kerahat vakti… Yağmur mevsimi, tükenişin adı… Benim mevsimim sonbahar. Eylül, benim ayım. Hüzünlerimin ve sensiz ağlayışlarımın doruk vakti…

Aşk bir dost, aşk bir düşman… Kalplerin sönme zamanı yaklaştı tıpkı benden gidişlerinin ayak sesleri gibi… Vedaların suya salındığı, gülüşlerin saklandığı ve mutlulukların sandıklara kaldırıldığı bir mevsim şimdi gönlüm… Yangınlar büyük sonbaharda güneşin yokluğuna rağmen. Kül rengi bulutlar misafir oldu ufkuma. Başımın üstünde dönen bilinmezlikler… Resimlere hapsolmuş gülüşlerin dağıtmıyor bu hüznü.

Gelmiyorsun. Bekledim. Bir asır bekledim. Sayamayacağım sayılar kadar bekledim. Bir selam, bir gülüş, bir öpüş bekledim. Gelmedin ve biliyorum ki gelemedin. Bekleyişlerinden haberdardır gönlüm. Ruhaniyetlerden istimdatlar çoğalmıştır bu sıra. Sırrına sırdır zihnim ve dualarına duakârdır dillerim. Dileklerimiz aynıdır yaşamın kıyısında ve bir yol üstünedir yürüyüşlerimiz. Dalından kopmuş çaresiz bir yaprak olmamak içindir çırpınışlarımız ve yanmamak içindir cehennem misali ateşlerde sessiz gözyaşlarımız. Aslına sadık bir nesilsin sen ve sulbüne sadık bir bende. Dirayetine ve hassasiyetine hayran olduğum ve ölene dek ayrı kalma pahasına da olsa kararlılığına kurban olduğum sevdiğim! İstimdatlarına ve kimselere göstermeden dua dökülen dudaklarına hayran olduğum sevdiğim! Sırrına sır bil beni ve katık et dualarına “âmin” diyen ben bendeni.

17 Eylül 2008 Çarşamba

Göç Yükü...




Adımlar arşınlıyor yolları. Hayallerin ardından bir kızıllığa yürüyor yalnızlıklarım. Berrak bir havada, güneş batmaya yüz tutmuşken hava birden kararır ya, karanlıktan daha beter bir sıkıntı çöker insanın içine. Masmaviyken gökyüzü, lacivert bir sema eksik olur üzerimizden. Karanlıkla maviliğin arasında bocalar âlem…

Bir nefes, bir nefes daha çekersin sigaradan. Yalnızlığa ve sessizliğe yollarsın dumanını. İçinden hasret katarsın biraz dumanına. Biraz aşk, bir tutam sevda ve biraz da hasret… İşte kıvamına gelmiştir. Tam da semanın başıbozukluğuna inat, kendi rengine bürünür yalnızlık. Durmaz olur içerde. Kendini dışarı atmak ister, kayıtsız ve biraz da sabırsızca…

Git şimdi. Özgür bıraktım dumanıma atıp seni. Tıpkı senin istediğin gibi… Bir sihir gibiydi oysa gecenin inişi. Yavaş yavaş, usul usul ve sessizce… Mor bulutların üstünde melekler ellerinde aşk taneleriyle bekleşirken ve kızıllıyla âlem beyazlığa söz vermişken yeniden karanlıklara gömüldü hanem… Rüzgâr öpecekken sevdalıların elerinden ve yağmur uzatmışken başını ahmakıslatanlara, yeniden bir kuruluğa hapsolur viranem…

Git şimdi. Ben göç yükünü sardım yalnızlığın. Akarken ıslak bir hüzün içten içe, tuzlu bir sevdanın hanesine uğradı gözlerim. Kapıları açan olmadı, terk edilmiş bir yuva ve uçan kuştan haber bekleyen bir ocak yakmıştı benden önce uğrayanlar. Bir hasret ateşinin başına bağdaş kurup oturup yalnızlığın hüznüyle eşeledim ateşleri. Üstünde közledim ellerimden dökülen yalnızlığın soğuk sessizliğini.

Ebruli bir hüzün ve yemyeşil bir sevda büyüttüm bir başıma. Habersiz olsun istedim. Kimseler bilmesin istedim ocakta pişen aşkın tadını. Kokusunu zapt edemedim oysa. Göç yoluna çıktı sevdamın iki kanatlı kokusu. Yayıldı iradesiz ve benden habersiz. Engelleyemedim. Kokusunu duymayan kalmadı eşeledikçe ve sustukça ben. Herkes halimi sordu sen benim hallim için ferman vermişken. Zaten senin için pişen aşk, senden yana meyletti istemsiz. Ben büyüttüm, yeşerttim ve tam meyveye duracakken dallar, hiç erinmeden uzandı eller çiçeklerime. Kırıldı ya dallarım, ses edemedim.

Ses edemedim ve kaybettim.

12 Eylül 2008 Cuma

Yanarken Bitmek...





Bir gelişle geldin. Öyle bir gelişti ki bu, Hızır’ın İlyas’la buluşması gibi… Hazanın bahara dönüşmesi gibi… Kuşların göç yolunu değiştirmesi gibi… Bir gelişle geldin ve adına “Bahar” dedim kimseler bilmeden. Onlar bahara “Hıdırellez” dediler, senin gelişlerini bilmeden. Onlar bahara “Hıdırellez” dediler Hızır’la İlyas’ın kavuşmasını bilmeden. Her şey bilmeden oldu sevgili. Sen öyle bir gelişle geldin ki âlemde benden başkası bi-haberdi gelişinden.

Yûşâ’yı bilirsin. Yedi tepe İstanbul’da medfun bir peygamber. Onun Süleyman’la buluşmasını da bilmez, her şeyi bildik geçinen bi-aşk-ı sefineler. Yâkub’u da bilirsin sevgili. Yusuf’la buluşmasını hani… Saatlerce birbirlerine sarılarak ağlaşmalarını ve toprak üzerinde yuvarlanıp durmalarını. Eyyûb’ü de duymuşsundur sevgili. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Sultân-ı Levlâk’ın ev sahibi hani… Mevlânâ ve Şems’i de bilirsin sevgili. Güneş ve ay gibi birbirlerinin çevrelerinde dönüşlerini…

Bir gelişle geldin. Öyle bir gelişti ki bu sevgili, yaktı kül, yaktı kûl eyledi beni. Sen bilmedin sevgili tıpkı gelişini benden başka kimsenin bilmeyişi gibi.

Yûşâ’yı hapsettik bir tepede, Mevlânâ’yı devirde bıraktık, Süleymân’a yedi sütûn ve Eyyûb’e iki koca çınar diktik. Gerdanlara gamzeler kondurduk, dişler biledik surlarda. Hâmuş’a bir sükût ve engizisyonlar kurduk Galata’da. Yandık, tutuştuk, geldik. Kim olursak olalım dedik, döndük, yolundan döndürdük ve sustuk. Bir susuşla sustuk Sevgili. Katmerli âhlar gönderdik, lanetler okuduk bilmeden. Pişman olduk, sözümüzden döndük. Döndük, durmadan döndük. Birken beş olduk, beşi bıraktık üçte karar koduk. Yine sustuk.

Yûşâlar hapis kaldı tepede sevgili. Kimseler bilmedi Sülaymân’ın onu ara ara ziyarete gelişini. Mevlânâ devirdedir sevgili. Kimseler bilmedi Şems için güneşin çevresinde gezindiğini. Eyyûb’ün çınarları pâktır Sevgili. Kimse bilmedi Sultân-ı Levlâk’ın onlara su verişini. İlyas’ı herkes unuttu sevgili, kimseler bilmedi Hızır’ın tekrar tekrar dirilip İlyas’la söz kesişini.

Yandım sevgili! Bir yanışla yandım tıpkı senin bir gelişle gelişin gibi. Yandım sevgili! Kimseler bilmedi yanışımı tıpkı senin bana gelişini kimselerin bilmeyişi gibi. Tutuştum Sevgili! Kimseler bilmedi sana beslediğim bitişlerimi. Bittim Sevgili! Sevgili bittim. Bitir bitişlerimi. Sevgili! Bitir bitişlerimi.

11 Eylül 2008 Perşembe

Dîde-i Giryân...



“Sırrını âşık olan şöyle nihân etsin kim
Duymasın ağladığın dîde-i giryân bile”
(Riyâzî)


Yâ Rab! Gönül yurduna düşürdüğün kuldan hesap sorar mısın? Gönlü yıkıp virân eden yârdan hesap sorar mısın? Adı düşünce dilimize tınlayan telden, gözden düşen renksiz selden hesap sorar mısın? Senden çok onu hayaline el açıp yalvardık; kul olduk, köle olduk, Kâ’be bilip tavaf kıldık. Yâ Rab! Bu âşık kuldan hesap sorar mısın? Tuzlu sağanaklar günahımıza kefaret olmaz bilirim. Eksiklerimizi eksik tartmaz senin terazin ve noksanlarımızı noksan tart diye değildir yakarışlarımız.

Ağlıyorum şimdi. Kulun Âdem’in yasak meyveden yemesi gibi ve istemese de cennetinden sürgün edilmesi gibi… Sırrımı âşikâr edemem senden başkasına. Öyle bir kilitle, öyle bir mühürle kapattın ki kapılarımı, gözyaşlarım bile ağlayışımdan bî-haber. Ağlıyorum şimdi. Kulun Nuh’un evlatlarına tufanı verdiğin gibi… Denizlerin en dipsiz yerlerine gömdüm sevdamın ismini ki kulun Yunus’un balık karnında beklemesi gibi… Ağlıyorum şimdi. Kulun Eyyüb’e verdiğin sabır gibi… Küçük kurtları koyuyorum sevdamın üstüne ki âşikâr olmasın sevgilinin yaraları kendi gözlerim gibi… Ağlıyorum ya İlahi! Kulun İsmail’e verdiğin boyun eğiş gibi… Sana uzatıyorum boynumu gökten Cebrail’in koç taşıması gibi… Ağlıyorum şimdi, ta ki al beni uykumda ve yeni baştan yaz defterimi.

Ezelde ruhuma merhaba diyen çeşm-i yâr, öyle bir işledi ki bedenime… Emret kalemine. Gezinsin yine muhafaza edilmiş levhin üstünde. Yeni baştan yazılsın isimler ve cisimler. Yorgun düştü cancağızım darbelerden. Sırta yenilen hançerlerden yorgun düştü gönlüm. Söyleyiver de kalemine hançerler girmesin artık yüreciğime.

Tuzlu sağanaklar günahımıza kefaret olmaz bilirim. Eksiklerimizi eksik tartmaz senin terazin ve noksanlarımızı noksan tart diye değildir yanışlarımız. Dide-i giryânımızdan saklarız dide-i giryânımızı ve yalnızca sana açarız kaleminin levhe yazdığı âşikâr sevdamızı.

9 Eylül 2008 Salı

Gölgelere Karışmak



Gölgelerin içindeyim, başım önümde. Huzurunda bir bendeyim Efendim. Işıklar inerken gecenin karasından bedenim üzerine, ölümü paylaştırmak için sana yolladığım sevdalarımı bekliyorum. Bir rebabın selinde vahalara salınmış ahular gibi mestâne… Şehlâ rüyaların arkasına saklanmış bengisu özlemleriyle ateş taşıyan sözcükler tutuyorum önümde. Hüsn-ü Yusuf’tur rüyalarımda gördüğüm Efendim, sulusepken bir matemin kararan sinesinde. İpekten dokunmuş sesindir dinleyemediğim son şarkının son notası. Sadağında sevda yığınlarıyla gri bulutlara yağdırdığın ses, senin midir Efendim?

Çıkar siyahlarımı, bürün beyazlarına. Sesime ses ver ey tennurelerin beklediği sevgili. Âlem doğarken karanlıkların beşiğinden, karalara saldığın bahtımı aydınlat da gel. Buhurların dumanında burnuma sevdadan bir nebze şifayla gel. Üveys gibi geri dönmek için değil, Karan topraklarından aşkımı çoğaltmak için gel.
Çıkar siyahlarımı Efendim. Hasret kaldım gülüşlerine. Bir hazanın son demlerinde baharımla gel. Gölgelere büründüm Efendim. Sadağına azıcık aşkından ışık kat da gel.


8 Eylül 2008 Pazartesi

Şems ve Pervâne



“Kimsesiz hiç kimse yok her kimsenin var kimsesi
Kimsesiz kaldım yetiş ey kimsesizler kimsesizi.”

Kimsesizliğimin ağıtları dökülüyor satırlarıma. Akşamın alacasına uzanan bir ruh sarmaşık çiçekleri gibi sarıyor benzimin sarılığını. Sarıyla kırmızının ortasında sökün ediyor kızıllıklar. Yalnızlığımın gül bahçelerinden goncalar göç ediyor baharın çiçek açtığı bilinmedik zamanlara. Susuz kalmış bir çiçek gibi boynunu büküyor bülbül, gülden mahrum…

Gülistana buyur edilen efendiler de güller gibi terk-i diyar eyliyor yalnızlıklara salınmış eski zaman bülbüllerini. Mahur bir bestenin tam hitâmında gülüşlerle bezenirken âlem, gülüşler olmayınca sessizliklere râm oluveriyor mekân. Yıldızlar şimşek şimşek çakmayı bırakıyor ve ay aşk elemekten vazgeçiyor gecenin sükûtunda.

Terk edilişin geçit resmidir bu tablo. Önce güneş alır sıcaklığını senden. Kendini gizler zaman bir gri bulutun ardına. Çiçekler nasibini alamaz aşktan ve bükülür boyunlar. Sular da küser ardı sıra nöbette bekleyen sevdaya rağmen. Hazan mevsimi çöker gül ve bülbül üstüne. Cennet emsali bahçeler kabristana döner gecenin hiç bitmeyen mateminde.

Çok muydu bir gülüş sevgili! Bir gülümseme çok mu görülmüştür bize. Çiçeklerin boynuna asılan hasret mevsimden değildir sadece. Sararıp solmuş ve dalından kopmuş, savrulmuş yaprakların nedeni mevsim değildir sadece. Mevsimden ziyade olanlar vardır elbet bu mevsimde bilinmese de.

Eski kırmızılığını yitirmiş bir gülün ağıtıdır bu çizikler. Susuz kalmış bir sevdanın çatlamış toprakları doyurmak için göğe kollarını açışıdır bu sözcükler. Bir bahçe bıraktın giderken harap ve türap… Gökten yağmur bekler gibi bekliyoruz gülümsemeni. Dört yaşında bir çocuğun babasının yolunu bekleyişi gibi bekliyoruz bitmeyen gelmelerini. Kabına sığmayan bir dervişin ağıtlarıyla, Mevlânâ’nın Şems’e yol buluşlarıyla bekliyoruz sevmeleri. Yunus’un Emre’si gibi, tennurelerin dervişleri beklemesi ve semanın aşk’a yol buluşu gibi bekliyoruz gelmeni. Şems'in pervâneyi yakmak için bekleyişi gibi yakışın için bekliyoruz gelmeni.

Kimsesiz kimse yoktur elbet bu âlemde, herkesin kimse olacak bir kimsesi bulunur zahir. Bizim kimsemiz sensin sevgili. Bekletme artık kimsesiz kalmış kimseni.

3 Eylül 2008 Çarşamba

Belâ-Belî



“Sufî mecaz anladı yâre mahabbetim
Âlemde kimse bilmedi gitti hakikâtim”


Belâlar yağıyor gözlerime gecenin karasından. Yıldız yıldız şimşekler çakıyor zihnimin bilinmedik en mahrem yerlerine. “Canıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr.” diyor Ahmet Paşa, paşalıktan sıyrılıp yâre kul olmuş haliyle.

Ezelde canıma “Merhaba” sunan yâr çıktı karşıma sağanak bir maviliğin tam da altında. Bilmem kaç milyon yıllık bir yoldan gelip buldu beni. “Nasıl buldun?” diyemedi dilsiz dillerim. Göz, gözlerin içinde hem-dem olunanı aradı, aradı ve yine aradı; nafile. “Beni anımsadın mı?” dedi gülümserken. “Hayır.” diyebildim. Güldü, bir asır güldü. Sustum, bir asır sustum. “Elest Meclisi’nden.” deyip yumdu gözlerini. Bir asır yumdu gözlerini, yumdum bir asır gözlerimi. Asırları kovaladım gerisin geri, ters yüz edilmiş adımsızlıklarımla. Kapandı yollarım, geçit bulamadım karanlıkların arasında. Meclisler kapandı bana, kapalı bir çift gözün sahibini anımsayamadım. Açtım gözlerimi, açtı gözlerini. “Geçit bulamadın.” dedi gülümserken. “Bulamadım.” dedim. “Tut ellerimi sevgili! Kapanmış yolları birlikte açalım, meclislere varıp verdiğimiz sözleri anımsayalım.”

Yumdum gözlerimi ve tuttum içim titrerken Mecnûn’un ellerini. Karanlık bir koridorun sonunda açtım gözlerimi ellerini tutarken sevdanın. Şeffaf bir âlemde, şeffaf bir topluluk içinde buldum sevdanın rengini. Kimsenin olmadığı yerde herkes vardı ve sevdanın rengi yanı başımdaydı. Seslerin olmadığı mekânda bir ses çınladı olmayan kulaklarımıza: “Elestü bi rabbiküm?” “Belâ!” Açtım gözümü, yanımda sevda. İsmi Mecnûn ya da Leylâ.

“Şimdi anımsadın mı beni?” dedi, “Evet” diyebildim. “Ben ezelde sana yazılanım, beni kabul eder misin?” Sessizlik uzadı seslerin yok oluşunda. Karanlıkların ışığa ulaştığı noktalarda, gözler hükmünü sürdü sevdanın; ama bir nafile uğraş daha… “Hayır” dedim.

Yumdu gözlerini, yumdum gözlerimi sevdanın eli ellerimde. Bir levha önünde döküldü satırlar ellerime. “Bak!” dedi. "Adlarımız yan yana. Sen bana yazılansın, ben de sana…”

Canıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr. Şimdi belâlar yağdırıyor gecenin karasından gözlerime. “Yazılmışımı bana ver.” diye nidâ ediyor sevdanın sesi. “Yazılmışını al ve yazılanımı bana ver.” Bir çıkış yolu bulamıyor ruhum sağanak karanlıkların mateminde.

Yumuyorum şimdi gözlerimi. Leylâ yanımda ya da Mecnûn… Sevdanın gözleri gözlerimde ve elleri ellerimde… “Elest Meclisi’nde bu sözü sana ben mi verdim?” diye soruyorum, onaylıyor başıyla. “Nasıl belâ diyerek söz verdinse Rabbimize, o da bizi bize şahit tuttu. O da bize şahit oldu tıpkı birbirimize şahit oluşumuz gibi. Âlemlerin sahibinin kalem’i seni ve beni Levh-i Mahfûz’a birlikte yazdı. Tut sözünü ve bırakma ellerimi.”

Açıyorum gözlerimi ve belâ yağmaya devam ediyor gecenin karasından gözlerime. Kara gözlerden aşk damlıyor gecenin karasına ve ay, aşk damıtıyor verilen sözlerin geç kalınmış sükûtuna.

Ezelde bir merhaba sunan çeşm-i yâr’a bir merhaba da ben sunuyorum ve hâlâ belâlar yağıyor gecenin karanlığına.

AŞK'A ŞİİR AŞK'A SEMA