bezm-i elest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bezm-i elest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2008 Pazartesi

Şems ve Pervâne



“Kimsesiz hiç kimse yok her kimsenin var kimsesi
Kimsesiz kaldım yetiş ey kimsesizler kimsesizi.”

Kimsesizliğimin ağıtları dökülüyor satırlarıma. Akşamın alacasına uzanan bir ruh sarmaşık çiçekleri gibi sarıyor benzimin sarılığını. Sarıyla kırmızının ortasında sökün ediyor kızıllıklar. Yalnızlığımın gül bahçelerinden goncalar göç ediyor baharın çiçek açtığı bilinmedik zamanlara. Susuz kalmış bir çiçek gibi boynunu büküyor bülbül, gülden mahrum…

Gülistana buyur edilen efendiler de güller gibi terk-i diyar eyliyor yalnızlıklara salınmış eski zaman bülbüllerini. Mahur bir bestenin tam hitâmında gülüşlerle bezenirken âlem, gülüşler olmayınca sessizliklere râm oluveriyor mekân. Yıldızlar şimşek şimşek çakmayı bırakıyor ve ay aşk elemekten vazgeçiyor gecenin sükûtunda.

Terk edilişin geçit resmidir bu tablo. Önce güneş alır sıcaklığını senden. Kendini gizler zaman bir gri bulutun ardına. Çiçekler nasibini alamaz aşktan ve bükülür boyunlar. Sular da küser ardı sıra nöbette bekleyen sevdaya rağmen. Hazan mevsimi çöker gül ve bülbül üstüne. Cennet emsali bahçeler kabristana döner gecenin hiç bitmeyen mateminde.

Çok muydu bir gülüş sevgili! Bir gülümseme çok mu görülmüştür bize. Çiçeklerin boynuna asılan hasret mevsimden değildir sadece. Sararıp solmuş ve dalından kopmuş, savrulmuş yaprakların nedeni mevsim değildir sadece. Mevsimden ziyade olanlar vardır elbet bu mevsimde bilinmese de.

Eski kırmızılığını yitirmiş bir gülün ağıtıdır bu çizikler. Susuz kalmış bir sevdanın çatlamış toprakları doyurmak için göğe kollarını açışıdır bu sözcükler. Bir bahçe bıraktın giderken harap ve türap… Gökten yağmur bekler gibi bekliyoruz gülümsemeni. Dört yaşında bir çocuğun babasının yolunu bekleyişi gibi bekliyoruz bitmeyen gelmelerini. Kabına sığmayan bir dervişin ağıtlarıyla, Mevlânâ’nın Şems’e yol buluşlarıyla bekliyoruz sevmeleri. Yunus’un Emre’si gibi, tennurelerin dervişleri beklemesi ve semanın aşk’a yol buluşu gibi bekliyoruz gelmeni. Şems'in pervâneyi yakmak için bekleyişi gibi yakışın için bekliyoruz gelmeni.

Kimsesiz kimse yoktur elbet bu âlemde, herkesin kimse olacak bir kimsesi bulunur zahir. Bizim kimsemiz sensin sevgili. Bekletme artık kimsesiz kalmış kimseni.

3 Eylül 2008 Çarşamba

Belâ-Belî



“Sufî mecaz anladı yâre mahabbetim
Âlemde kimse bilmedi gitti hakikâtim”


Belâlar yağıyor gözlerime gecenin karasından. Yıldız yıldız şimşekler çakıyor zihnimin bilinmedik en mahrem yerlerine. “Canıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr.” diyor Ahmet Paşa, paşalıktan sıyrılıp yâre kul olmuş haliyle.

Ezelde canıma “Merhaba” sunan yâr çıktı karşıma sağanak bir maviliğin tam da altında. Bilmem kaç milyon yıllık bir yoldan gelip buldu beni. “Nasıl buldun?” diyemedi dilsiz dillerim. Göz, gözlerin içinde hem-dem olunanı aradı, aradı ve yine aradı; nafile. “Beni anımsadın mı?” dedi gülümserken. “Hayır.” diyebildim. Güldü, bir asır güldü. Sustum, bir asır sustum. “Elest Meclisi’nden.” deyip yumdu gözlerini. Bir asır yumdu gözlerini, yumdum bir asır gözlerimi. Asırları kovaladım gerisin geri, ters yüz edilmiş adımsızlıklarımla. Kapandı yollarım, geçit bulamadım karanlıkların arasında. Meclisler kapandı bana, kapalı bir çift gözün sahibini anımsayamadım. Açtım gözlerimi, açtı gözlerini. “Geçit bulamadın.” dedi gülümserken. “Bulamadım.” dedim. “Tut ellerimi sevgili! Kapanmış yolları birlikte açalım, meclislere varıp verdiğimiz sözleri anımsayalım.”

Yumdum gözlerimi ve tuttum içim titrerken Mecnûn’un ellerini. Karanlık bir koridorun sonunda açtım gözlerimi ellerini tutarken sevdanın. Şeffaf bir âlemde, şeffaf bir topluluk içinde buldum sevdanın rengini. Kimsenin olmadığı yerde herkes vardı ve sevdanın rengi yanı başımdaydı. Seslerin olmadığı mekânda bir ses çınladı olmayan kulaklarımıza: “Elestü bi rabbiküm?” “Belâ!” Açtım gözümü, yanımda sevda. İsmi Mecnûn ya da Leylâ.

“Şimdi anımsadın mı beni?” dedi, “Evet” diyebildim. “Ben ezelde sana yazılanım, beni kabul eder misin?” Sessizlik uzadı seslerin yok oluşunda. Karanlıkların ışığa ulaştığı noktalarda, gözler hükmünü sürdü sevdanın; ama bir nafile uğraş daha… “Hayır” dedim.

Yumdu gözlerini, yumdum gözlerimi sevdanın eli ellerimde. Bir levha önünde döküldü satırlar ellerime. “Bak!” dedi. "Adlarımız yan yana. Sen bana yazılansın, ben de sana…”

Canıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr. Şimdi belâlar yağdırıyor gecenin karasından gözlerime. “Yazılmışımı bana ver.” diye nidâ ediyor sevdanın sesi. “Yazılmışını al ve yazılanımı bana ver.” Bir çıkış yolu bulamıyor ruhum sağanak karanlıkların mateminde.

Yumuyorum şimdi gözlerimi. Leylâ yanımda ya da Mecnûn… Sevdanın gözleri gözlerimde ve elleri ellerimde… “Elest Meclisi’nde bu sözü sana ben mi verdim?” diye soruyorum, onaylıyor başıyla. “Nasıl belâ diyerek söz verdinse Rabbimize, o da bizi bize şahit tuttu. O da bize şahit oldu tıpkı birbirimize şahit oluşumuz gibi. Âlemlerin sahibinin kalem’i seni ve beni Levh-i Mahfûz’a birlikte yazdı. Tut sözünü ve bırakma ellerimi.”

Açıyorum gözlerimi ve belâ yağmaya devam ediyor gecenin karasından gözlerime. Kara gözlerden aşk damlıyor gecenin karasına ve ay, aşk damıtıyor verilen sözlerin geç kalınmış sükûtuna.

Ezelde bir merhaba sunan çeşm-i yâr’a bir merhaba da ben sunuyorum ve hâlâ belâlar yağıyor gecenin karanlığına.

AŞK'A ŞİİR AŞK'A SEMA