mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2009 Pazar

AŞK... Semâ-i Aşk...




“Aşk’la ve Aşk’a… Besmelenin noktasıyla destûr…”

Destûra hacet gerektirmez aşk. Bir volkanın selinde, yangın yerinde, oduna bel bağlamaz adı aşk. Semânın hazinesinde sevdadan zümrütler beklemez aşk. Yoksunluktur ve yoksunlukta rahmettir adı aşk. Rahmetin bozkırlarında bir karıncanın yuvasındadır saklı aşk. Saklı kalmış düşlere hamd etmektir sureti aşk. Suretin hülyasında, hülyaların duasında, duanın gıyâbında mâşuka secde etmektir adı aşk. Aşk bir bulut, aşk bir gölge, rahmetin gözlerine perdedir aşk. Suretiyle yakan, hicranıyla yandıran ve vuslatıyla eriten bir ummandır suda aşk.

Âlemi yok etmektir aşk, yoklukta varlığı bulmaktır asıl aşk. Vahdetin içinde kesreti ararken, kesrette kendini görmektir adı aşk. Mâşuka kahır değil, hüsrâna sabretmektir hüsnü aşk. Zamanın çemberinde, dünyanın zemininde ve evrenin gözlerinde sırlıdır gerçek aşk. Aşk hüsrandır, hicrandır aşk. Yağmurdur rahmet kapılarından dökülen ve bir mahzenin en kuytu yerinde sırlanan şaraptır adı aşk. Bir kanunun telinde ve ney’in hüzünlü nağmesinde bir nefestir aşk. Aşk bir hazan, aşk bir hüzün, bir hazin kelimedir satırda aşk. Aşk sendedir ve aşk sendendir efendim. Bir gülüşünün âyinesidir aşk. Beşerin aklında değil, âşığın gönlünde yeşeren bir ilâhi filizdir aşk.

“Cihânı hiçe saymakdur adı aşk
Döküp varlığı gitmekdür adı aşk

Elinde sükkeri ayruğa sunup
Ağuyu kendi yutmakdur adı aşk

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Başunu âna dutmakdur adı aşk

Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Âna kendüyi atmakdur adı aşk.”

Aşk’ıyla yanıp kül, aşk’ıyla yanıp kul olduğum efendim. Senin isminde saklıdır aşk.

23 Ağustos 2009 Pazar

Susturdun Beni.





Sustum, susturdun beni. Sağanakların altında yarı resmi bir gülüşle bir izmariti söndürür gibi söndürdün beni. Sustum, susturdun beni. Kor gibi yanan çölün sıcağında sana susamış bir serap gibi yandırdın beni. Sustum, susturdun beni. Gülmeyi unutmuş, babasız bir çocuk gibi küstürdün beni. Yaktın, göz kırpmadan bir alevin orta yerinde bıraktın beni. Yaraladın, namlusundan boşanan bir göz kırpışla kapkara gözlerle avladın beni. Terk ettin, asırlardır toprağa kök salmış bir çınarın yaprağı gibi. Rüzgârın seline kapılmış, yanmış ve yakılmış bir küçük zerre misali.

Sevgili!

Bir sene önceydi. Öncelerin öncesinde verilmiş sözler uğrunaydı sana gelişlerim. Toprağın altına gömülen bir İsmail varken âlemde; öteki İsmail senin gelişine gebeydi. Kabir toprağına bulanmışken ellerim, gecenin aydınlığından soyundum karanlığıma. Bir gülüşün içindi ve öpüş içindi yaslı gönülleri terk edip sana gelişim. Sevgili! Bir asır önceydi. Öncelerin öncesinde verilmiş sözler uğrunaydı ceddi Osmaniyan’ın sulbünden sana meyledişim. Sevgili! Tam bin asır önceydi. Sayılar henüz yoktu âlemde ve henüz bir sevda yoktu saklandığım bedenlerde. Kaç bedenden geçti bu sevda sana gelene dek ve kaç durakta nefeslendim sırf senin için nefes alabilmeyi öğreneyim diye.

Sevgili!

Şimdi uzaklardasın tıpkı dün olduğu gibi. Şimdi uzaklardasın tıpkı bir ay önce olduğu gibi. Şimdi uzaklardasın tıpkı bir sene evvel yanımda olmana rağmen ruhunun beni terk edişi gibi. Sustum sevgili. Bir gün sustum, bir ay sustum, bir yıl sustum ve bir asır sustum; ama susuzluğum geçmedi sevgili. Sensiz geçen her dakikaya seni gömüşüm gibi, her an senin sesini unutuşum gibi ve her saniye yüzünü anımsayamayışım gibi. Sustum Sevgili! Susturdun beni. Karanlık bir gecenin hiç onulmaz dertlerine gömüp terk ettin beni. Yasıma bile saygı göstermeden ruhuma azap edişin gibi ve evrenin tüm çıplaklığını çıplaklığıma değirişin gibi.

Sevgili!

Hoş geldiğin gibi hoş gittin. Hoş gittiğin gibi hoş gel Sevgili. Dönüş yolunda hala gözlerim ve gözlerim gözlerinin yokluğuna alışamadı sevgili.

20 Aralık 2008 Cumartesi

Sus, Hâmuşân ol...


Sustum, bir ömür sustum. Milyon kere ve milyar kere suskunluğun limanına rüzgâr gibi sağanaklar sundum. Sensizliği bir kenara bırakmak istedikçe kader yine, yeniden seni bana getirdi. Yağmur dualarıyla indin gökten serâser. Mahmuzuma dokunmadan, mızrağımı kırmadan ve atıma koşumları vurmadan bir gölge gibi geldin yeniden. Bir tesadüfün arka planında, bir dostun dudaklarının arasında ve bir şairin dizginlenemeyen lirik mısralarında...


Git demiştim oysa sana, gitmiştin ya hani. Uzun zaman olmuştu ya sen gideli. Niye geldin ki sanki, neden döndün ki? Gelme Yunus diye yaşattığım, gelme yeniden ve beni sürme gözyaşı sağanaklarının onulmaz anaforlarına.


Sustum, bir ömür sustum. Bilmediğim ve bilemeyeceğim, hayat boyu sayamayacağım sayılar kadar sustum. Susturdun beni Yunus diye yaşattığım. Dehhani başlamadı söze, ve Yunus dönmedi yurduna. Şems kavuşamadı Mevlana'sına. Gökte yarım kaldı kavsin ışıkları, ürûca varamadan bedenler nüzulde kaldı cismani cismani. tennureler toprak altında ve ve kebuter açamaz olmuş kanat denen gönül sayfalarını. Kalemler seni yazmaz olmuştu Yunus diye yaşattığım. Git demiştim oysa sana, gitmiştin ya hani. Uzun zaman olmuştu ya sen gideli. Niye geldin ki sanki, neden göndün ki? Gelme Yunus diye yaşattığım. Gelmeeee...


Hâmuşân'a dönüyor yolum yine, yeniden, bir ve bir kez daha. Bir sen varken bir de bir kez daha sen geliyorsun gönül yurduna. Ben hayalinle baş edemezken gelme Yunus diye yaşattığım. Dönme gönül yurduna. Sustur beni eskisi gibi ve Hâmuşân'a döndür beni. De ki: "Sus, Hâmuşân ol."

8 Ekim 2008 Çarşamba

Bulamadım, Efendim...


Bulamadım seni Efendim. Kaybettim izini kalabalıklar arasında. Her şeyden geçtim bu gece. Başımda adına sikke denilen bir mezar taşı… Sırtımda hüsranımla boyalara buladığım bir kara toprak ve bedenimi hasretinle sarmalayan, gönül gözü görmeyenlerin adına tennure dedikleri kefen-i mutlak… “Nerdesin?” dedi Mercan Dede, ben sana döndüm Efendim.

Bulamadım seni Efendim. İzlerini sildiler gözlerimden ve sesinin tınısını söktüler zihnimden. Sesini anımsayamaz oldum Efendim. Ben durduğumda âlem bıraktığım gibiydi. Onlarca kamera ve yüzlerce insan önünde senin isminde döndüm Efendim. Bir sesine, bir gülüşüne feda ederdim oysa her şeyi; ama seni bulamadım Efendim. Yol bilmez, iz sürmez halde bıraktın beni kendinsiz. Âlem gibi uçtum sana, su gibi yol buldum sana, pervane gibi döndüm sana; bulamadım, seni bulamadım. Nerdesin Efendim?

En mutlu günler bile mutsuz sen yokken. Yüzlere takılan maskeler dışında ben gülümseyemiyorum senin gülüşlerini göremezken. Yetmiyor bana nefes almalar, bana yetmiyor yaşam. Hep bir yanım eksik senin yokluğunda. Sana bir yandan da şükran borçluyum Efendim. Ya iki gün değil de iki aylık olsaydı sevdanın rengi. Dokunuşlar yetmesiydi gelmelere ve gitmelere. Gülüşler eksik kalmasaydı yarıda, benim halim nice olurdu Efendim? Bir ömür kalsaydın ya yanı başımda ve sonra gitseydin bensiz gittiğin diyarlara. O zaman daha beter olmaz mıydım Efendim?

Hamd olsun Âlemlerin Sahibi’ne. Hamd olsun ki bana verdiği yük iki günlükmüş. Kısalıkların kısa sayılmadığı bir günde, gülüşlerin sonsuzluğa eriştiği yerde ya bana fazlasını bahşetseydi, ben nasıl dayanırdım Efendim? “Allah kuluna kaldıramayacağı yükü vermez.” diyor ya hani yaratılmışların en hayırlısı. Allah kuluna kaldıramayacağı yükü vermedi. Aşkının tahammülü bana iki günlükmüş, Elhamdülillah…

23 Eylül 2008 Salı

Tezkire-i Sultanî


Sevgili… Senden evveldi. Seni arıyordum elyazması metinlerin soluk satırlarında. Bulamadım sevgili. On sekiz bin âlemden haber bekledim güvercin oluklarda. Talik bir levhanın önünde cülüslerle hatmettim seni. Rik’aların arasında derledim hüzün gibi gönlümde çakılı gözlerini.

Sevgili… Senden evveldi. Seni arıyordum nerede arayacağımı bilmeden çaresizce. Söze Dehhânî’yle mi başladın sevgili? Aharanmış dokuz parça gazelin arasından seçtim ilkin ismini. Baykara meclislerinde Ali Şir’le mi söyleştin sevgili? O mu öğretti sana aşkın hamsesinin altı mesnevilik özgeçmişini? Yunus mu emretti gönlümde ebed-müddet yer etmeni? Ya Şems sevgili? Şems’le mi söyleştin Mesnevi’nin yedinci cildine nakşettiğin dost ismini? Toza bulanmış bir Bağdat gecesinde Fuzûlî ve Bâkî gibi demleyip mi öğrendin hoş sohbetin kırklama şekerini? Muhibbî mi muştuladı sana aşkın Hürrem dilinde vazgeçilmezliğini?

Sevgili! Nef’î’den mi öğrendin sözlerini bilemeyi ve Nâbî diliyle mi hayrettin Hayriyeler dolusu güzel söz derlemeyi? Sevgili! Şeyh Galip mi söyledi Hâmuşân’dan bir nefer gibi sessiz kalıp sessizlikle söyleşmeni?

İlmek ilmek dokudular seni. Cımbız cımbız çekip divanların arasından seni, nakşettiler sevgili. Senden evveldi. Seni arıyordum henüz. Elbirlik olup senin resmini çizdiler gönlüme tezkirelerin sararmış sayfalarından. Divanıma girizgâh ol sevgili ve duâlarımın hitâmında bir gülüş…

Ben sevmedim seni. Bana seni sevdirdiler sevgili. Sevgili… Senden evveldi senin bana sevdirilişin. Şâir-i âzâmlar ve Tezkire-i Şuârâlar öğretti bana seni nasıl sevmem gerektiğini. Sen o satırlarda bulduğum göz, hüsn ü hatların arasından çıkardığım nakış ve taç beyitlerde bulup hıfzettiğim isimsin gönlümde. Sözler benim değil sevgili.

Sevgili… Senden evveldi seni sevişim. Sen Yunus olmasan, Şems’e yol bulmasan ve Fuzûlî’de soluklanmasan Galip gibi Hamuşân’da konaklamasan seni nasıl severdim sevgili?

Sevgili… Senden evveldi seni sevişim ve senden evveldi bana sevdirilişin. Sevgili… Sevgili…

8 Eylül 2008 Pazartesi

Şems ve Pervâne



“Kimsesiz hiç kimse yok her kimsenin var kimsesi
Kimsesiz kaldım yetiş ey kimsesizler kimsesizi.”

Kimsesizliğimin ağıtları dökülüyor satırlarıma. Akşamın alacasına uzanan bir ruh sarmaşık çiçekleri gibi sarıyor benzimin sarılığını. Sarıyla kırmızının ortasında sökün ediyor kızıllıklar. Yalnızlığımın gül bahçelerinden goncalar göç ediyor baharın çiçek açtığı bilinmedik zamanlara. Susuz kalmış bir çiçek gibi boynunu büküyor bülbül, gülden mahrum…

Gülistana buyur edilen efendiler de güller gibi terk-i diyar eyliyor yalnızlıklara salınmış eski zaman bülbüllerini. Mahur bir bestenin tam hitâmında gülüşlerle bezenirken âlem, gülüşler olmayınca sessizliklere râm oluveriyor mekân. Yıldızlar şimşek şimşek çakmayı bırakıyor ve ay aşk elemekten vazgeçiyor gecenin sükûtunda.

Terk edilişin geçit resmidir bu tablo. Önce güneş alır sıcaklığını senden. Kendini gizler zaman bir gri bulutun ardına. Çiçekler nasibini alamaz aşktan ve bükülür boyunlar. Sular da küser ardı sıra nöbette bekleyen sevdaya rağmen. Hazan mevsimi çöker gül ve bülbül üstüne. Cennet emsali bahçeler kabristana döner gecenin hiç bitmeyen mateminde.

Çok muydu bir gülüş sevgili! Bir gülümseme çok mu görülmüştür bize. Çiçeklerin boynuna asılan hasret mevsimden değildir sadece. Sararıp solmuş ve dalından kopmuş, savrulmuş yaprakların nedeni mevsim değildir sadece. Mevsimden ziyade olanlar vardır elbet bu mevsimde bilinmese de.

Eski kırmızılığını yitirmiş bir gülün ağıtıdır bu çizikler. Susuz kalmış bir sevdanın çatlamış toprakları doyurmak için göğe kollarını açışıdır bu sözcükler. Bir bahçe bıraktın giderken harap ve türap… Gökten yağmur bekler gibi bekliyoruz gülümsemeni. Dört yaşında bir çocuğun babasının yolunu bekleyişi gibi bekliyoruz bitmeyen gelmelerini. Kabına sığmayan bir dervişin ağıtlarıyla, Mevlânâ’nın Şems’e yol buluşlarıyla bekliyoruz sevmeleri. Yunus’un Emre’si gibi, tennurelerin dervişleri beklemesi ve semanın aşk’a yol buluşu gibi bekliyoruz gelmeni. Şems'in pervâneyi yakmak için bekleyişi gibi yakışın için bekliyoruz gelmeni.

Kimsesiz kimse yoktur elbet bu âlemde, herkesin kimse olacak bir kimsesi bulunur zahir. Bizim kimsemiz sensin sevgili. Bekletme artık kimsesiz kalmış kimseni.

AŞK'A ŞİİR AŞK'A SEMA