ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ayrılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Eylül 2008 Perşembe

Son bahar, sonbahar.



Eylül… On sekiz Eylül… Sonbahar bu, yaprak dökümü zamanı… Rüzgârın emrine âmâde, sararmış yaprakların göç zamanı… Hazin bir hüzün zamanı, hazanın doğum zamanı… Hüzzam nağmelerinin gönül tellerini titretme zamanı… Yalnızlığımın dökülen yapraklara muhtaç olma zamanı… Yolların ayrılma, ruhların ölümle dirilme zamanı… Tükenişin adı… Çürümenin kerahat vakti… Yağmur mevsimi, tükenişin adı… Benim mevsimim sonbahar. Eylül, benim ayım. Hüzünlerimin ve sensiz ağlayışlarımın doruk vakti…

Aşk bir dost, aşk bir düşman… Kalplerin sönme zamanı yaklaştı tıpkı benden gidişlerinin ayak sesleri gibi… Vedaların suya salındığı, gülüşlerin saklandığı ve mutlulukların sandıklara kaldırıldığı bir mevsim şimdi gönlüm… Yangınlar büyük sonbaharda güneşin yokluğuna rağmen. Kül rengi bulutlar misafir oldu ufkuma. Başımın üstünde dönen bilinmezlikler… Resimlere hapsolmuş gülüşlerin dağıtmıyor bu hüznü.

Gelmiyorsun. Bekledim. Bir asır bekledim. Sayamayacağım sayılar kadar bekledim. Bir selam, bir gülüş, bir öpüş bekledim. Gelmedin ve biliyorum ki gelemedin. Bekleyişlerinden haberdardır gönlüm. Ruhaniyetlerden istimdatlar çoğalmıştır bu sıra. Sırrına sırdır zihnim ve dualarına duakârdır dillerim. Dileklerimiz aynıdır yaşamın kıyısında ve bir yol üstünedir yürüyüşlerimiz. Dalından kopmuş çaresiz bir yaprak olmamak içindir çırpınışlarımız ve yanmamak içindir cehennem misali ateşlerde sessiz gözyaşlarımız. Aslına sadık bir nesilsin sen ve sulbüne sadık bir bende. Dirayetine ve hassasiyetine hayran olduğum ve ölene dek ayrı kalma pahasına da olsa kararlılığına kurban olduğum sevdiğim! İstimdatlarına ve kimselere göstermeden dua dökülen dudaklarına hayran olduğum sevdiğim! Sırrına sır bil beni ve katık et dualarına “âmin” diyen ben bendeni.

17 Eylül 2008 Çarşamba

Göç Yükü...




Adımlar arşınlıyor yolları. Hayallerin ardından bir kızıllığa yürüyor yalnızlıklarım. Berrak bir havada, güneş batmaya yüz tutmuşken hava birden kararır ya, karanlıktan daha beter bir sıkıntı çöker insanın içine. Masmaviyken gökyüzü, lacivert bir sema eksik olur üzerimizden. Karanlıkla maviliğin arasında bocalar âlem…

Bir nefes, bir nefes daha çekersin sigaradan. Yalnızlığa ve sessizliğe yollarsın dumanını. İçinden hasret katarsın biraz dumanına. Biraz aşk, bir tutam sevda ve biraz da hasret… İşte kıvamına gelmiştir. Tam da semanın başıbozukluğuna inat, kendi rengine bürünür yalnızlık. Durmaz olur içerde. Kendini dışarı atmak ister, kayıtsız ve biraz da sabırsızca…

Git şimdi. Özgür bıraktım dumanıma atıp seni. Tıpkı senin istediğin gibi… Bir sihir gibiydi oysa gecenin inişi. Yavaş yavaş, usul usul ve sessizce… Mor bulutların üstünde melekler ellerinde aşk taneleriyle bekleşirken ve kızıllıyla âlem beyazlığa söz vermişken yeniden karanlıklara gömüldü hanem… Rüzgâr öpecekken sevdalıların elerinden ve yağmur uzatmışken başını ahmakıslatanlara, yeniden bir kuruluğa hapsolur viranem…

Git şimdi. Ben göç yükünü sardım yalnızlığın. Akarken ıslak bir hüzün içten içe, tuzlu bir sevdanın hanesine uğradı gözlerim. Kapıları açan olmadı, terk edilmiş bir yuva ve uçan kuştan haber bekleyen bir ocak yakmıştı benden önce uğrayanlar. Bir hasret ateşinin başına bağdaş kurup oturup yalnızlığın hüznüyle eşeledim ateşleri. Üstünde közledim ellerimden dökülen yalnızlığın soğuk sessizliğini.

Ebruli bir hüzün ve yemyeşil bir sevda büyüttüm bir başıma. Habersiz olsun istedim. Kimseler bilmesin istedim ocakta pişen aşkın tadını. Kokusunu zapt edemedim oysa. Göç yoluna çıktı sevdamın iki kanatlı kokusu. Yayıldı iradesiz ve benden habersiz. Engelleyemedim. Kokusunu duymayan kalmadı eşeledikçe ve sustukça ben. Herkes halimi sordu sen benim hallim için ferman vermişken. Zaten senin için pişen aşk, senden yana meyletti istemsiz. Ben büyüttüm, yeşerttim ve tam meyveye duracakken dallar, hiç erinmeden uzandı eller çiçeklerime. Kırıldı ya dallarım, ses edemedim.

Ses edemedim ve kaybettim.

AŞK'A ŞİİR AŞK'A SEMA