12 Nisan 2010 Pazartesi

Âh benim, âh ben'im...



Düşümde gerçek olanım, gerçeğime düş kalanım. Yalnızlığıma ortak, çaresizliğime derman Efendim. Susmuş mesellerin, söylenmeyen destanların, anlatılmamış öykülerimin kahramanı. Mesnevilerde adı bir Yûsuf bir Züleyhâ, bir Hüsn bir Aşk olan Sevgili. Yazılmamış söylencelere sözcük sözcük dokuduğum, öykülerde görünmez suretiyle soyutluklara karışmış sevdam. Mısr’a Yûsuf olanım, Nil’e rahmet diye yağanım. Gecelerimin yedi kandilli Süreyyası, gündüzümün Şems’i, Efendim. Kasidelere bürde diye işlenen, nakış nakış minyatürleri aharlanmış zihnime çizilen Leylam. Simurg’un aynada suretini gördüğü, Anka’nın suretiyle kendine büründüğü, göklerimin güzellik güvercini, gülistânımın güle âşık bülbülü…

Öyle bir yaktın ki… Görmedi bu yangını Nemrut bile. İbrahim, İbrahim olalı düşmedi böyle bir yangının içine. Kimseler yakamadı senin yaktığın ateşi. Kimseler ulaştıramadı bu yangını göklere. Ateşimde hâr, hârımda köz, közümde göğe ağan kıvılcımım, Efendim. İçin için yanarken kurumuş ağaçlar gibi yine senin ateşine susuyor bu yangın yeri. Sensizliğin korkusuna düştüğünden beri, yangınına yangın istiyor ateş evi.

Ey adıma ateş olanım, adını alnıma ateşle yazanım,
Ey benim kâl’im, halimde ahvalim,
Beni benden söküp kendisi kılanım, ey!
Ey benim haline büründüğüm, ahvaline soyunduğum sevgilim!
Adını adımla yazmak dilediğim, dileğini dileğim bildiğim.
Düşüne koştuğum, gerçeğine koşulduğum, hayaline uyuyup melaline uyandığım, sevdam, cânım, sultanım, Efendim!
Sayfaların ortasında Züleyha misali çırpındığım, Yûsufluğundan öte ruhuna, gönlüne vurulduğum.
Kendimi aydınlığında bulduğum, karanlığımda kendisi olduğum Efendim.
Ey benim kendisi olduğum,
Ey benim kendisinde yok olduğum,
Kendisinde yeniden can bulduğum ey!

Dönülmez mi gittiğin yurttan? Dönmez misin Efendim? Çağırılan varsa o yurttan, çağırsan gelmez miyim Efendim?

Efendim…

Bak. Akşam oldu yine. Bak. Battı güneş. Uyudun usulca. Usulca koyuverdin başını yastıklara. Ben senin şehrinde, senin yanı başında… Biraz kıyında, birazcık yamacında… Hemen bir sokak ötende, bir kaldırım taşında… Sen yukarda, ben aşağıda; ama hep kıyında, yanı başında…

“Usul usul uyu, başucundayım Efendim…”

29 Mart 2010 Pazartesi

Çiçek Mezarlığı


Bir tomurcuk patladı. Ses etti gecenin dinginliğinde. Söz muştuladı semadan. “Bekle” dedi. “O gelecek” dedi. Bekledim.

Beyaz yaseminlerle süsledim düşlerimi. Gelinciklerle bezedim gülüşlerini. Laleler ektim saksılara, erguvanlar ısmarladım güneşin ziyasına. Nergisler dizdim satırlara, duvarlara karanfiller döşedim, geceye bir sümbül, gündüze papatyalar diledim. Menekşeler sırlanırken saksılarda, ben geleceğin gün için şebnemleri ıslak beklettim.

Gülmedi hiçbiri. Sen gelmeden gülmeyecekti.

Gelmedin. Hiçbiri gülmedi.

Karanfil küstü önce, yasemin boynunu büktü. Sırlandı menekşeler kendi koyu karanlıklarına. Nergisler soldu, laleler soğan oldu. Gelincikler söz kesti geceye. Gece sümbüllere mezar oldu. Papatyalar yapraklarını döktü bir bir. Gelecek, gelmeyecek, gelecek, gelmeyecek… Son yaprak papatyada, son matem oldu. Sen gelmeyecektin.

“Bu düşte eksik bir şey var.” deme Efendim. “Bu öyküde GÜL eksik.” deme. Bu öykünün “Gül”ü sensin. Sen yoksan gülistana ne hacet? Solsun hepsi. Gül yoksa hepsi toprak olsun.

22 Mart 2010 Pazartesi

Lâ "Sonsuzluk Hecesi"



“…belliydi Onun geleceği; çünkü gelmeyecek olan böyle beklenmezdi.”

Susuzluğumun Efendi’si… Serendip yollarında Âdem misali ve mislice Âdem gibi yoluna düşmüşlüğüm… Havva misali beklemişliğim ve dahi Âdem misli aramışlığım, Efendim… Beklemişliğimin Efendi’si… Gelmeyişlerin Sultanı…

“Lâ”nın dilinde ağaçlar dizildi sözcüklerimin özüne. “İllâ” demek istedi ağaçlar. Sustu evren, kâinat hepten dile gelirken. Sürgündeyim hala. Hala Havva’sını bekleyen Âdem ya da Âdem’e yürümek isteyen Havva gibiyim. Tek farkım sürgün edilmemek gerçek bir cennetten. Serendip yolundayım sanki, tıpkı ilk günahın sahibi, ilk sürgün ehli gibi. Dur durak bilmeden sana geliyorum ve dur durak bilmeksizin seni bekliyorum. “…Belliydi Onun geleceği; çünkü gelmeyecek olan böyle beklenmezdi.” diyor “Sonsuzluk Hecesi”

Sözcük sözcük seni derliyorum sayfalardan. Bir daha ve bir kez daha okuyorum Âdem diliyle kaybedilmiş sevdayı. Sana “Kelimeler Kitabı”nın unutulmuş her sözcüğüyle yaklaşmaya, yol bulmaya çalışıyorum; ama Âdem değil ki dilim. Yetmiyor ve yetişmiyor ve hatta yetemiyor ve yetişemiyor zihnimdeki hazinem. Ağaçlar ses veriyor kendi sözcükleriyle ve kendi kokularını sunuyorlar seni tarif edebilmem için: mür, kâfuru, taflan, tarçın, sedir, huş, filbahri… Hele o kâfuru sözcüğü düşünce zihnime, önce yeni bir âlem peyda oluyor her yerden. Yeni toprağa yeni kökler salınıyor, yeni dallar türüyor gövdelerden. Taze dallardan taze çiçekler patlıyor ve kokunu salıyorlar zihnime yeniden.

Efendim! Gelsen de gelmesen de cennetimsin kâfuru ağacıyla süslenen. Kaderin kaza oku nerede rastlarsa rastlasın bir hûri ya da gılmansın cennetin nimetinden. En çok da Efendi, en çok da Efendimsin hem de ezelden. Tâ ezelden…

8 Mart 2010 Pazartesi

Her şey sen, her şey senden...



“Ey Aşk! Nasıl bir şeysin ki sen, evrende her şey sensin ve her şey senden. Neşelenmemiz de senden hüzünlenmemiz de. Dağınıklığımız da senden birlikteliğimiz de. Sen oturmadasın da sanki bir evde, herkes kapında beklemede senin. Sen bir annesin de sanki bütün insanlar çocukların senin.”

Mesnevi’nin bir türlü yediye ulaşamayan ciltlerinin birinde böyle dile geliyor Efendi Âşık. Aşk’la söyleşmiş, Aşk’la sözleşmiş, Aşk’ın bizatihi kendisiyle dertleşmiş. Müsaade önce Efendi Âşık’tan, sonra senden Efendim. Mesnevi’nin yazılamayan yedinci cildine zeyl ve sana bir aşknâme. Efendim:

“Sen ilkbahar… Toprağa düşen ilk cemre sen. Bir nisan yağmuru… Yağmuru bekleyen toprak sen. Yaprak da sen, ilk tomurcuklanan çiçek de sen. Filizlenen ilk gonca sen. Goncaya düşen ilk çiğ yine sen…

Sen güneş… Aydınlığa ilk koşan ışık sen. Suya dokunan sıcaklık, sıcağı bekleyen çiçek sen. Gül de sen, ilk açılan. Goncaya duran ilk sevda sen.

Sen sevda… Adımı unutturan sen, adını sırlayan yine sen. Sırrım da sen âşikârım da sen. Yazılan bir sözde hece hep sen. Aşk sen, âşık sen, mâşuk sen… Her şey sen, her şey senden.

Gülistân sen, ummân sen, evvel sen, âhir sen…

Dünya sen, güneş sen, ay sen, evren sen…

Her şey sen, her şey senden…

Ben..?

Ben de sen Efendim.

Ben bile sen, ben bile senden…”

22 Şubat 2010 Pazartesi

Belagât.



Tecahül-i arif olacak gidişin ve gidişini, ben bu yüzden seveceğim…

Hüsn ü talil olacak terk edişin ve terk edişlere ben hep bu yüzden güleceğim.

Yaşamımda belagâtsin Efendim! Gerdanına benler kondurduğum bir sur. Gelişini kinayelere, gidişini tevriyelere gömdüğüm bir kusur… Yaşamımda bir manzumesin Efendim! Uyaklara mühürlenmiş bir çift göz ve terkiplerin arasına gömülmüş bir tutam yalnızlık… Beyt’ül gazellerime hazinesin Efendim! Taç beyitlerime bir mahlas…

Mahlasınla dön Efendim. Adını aşk koyduğum tacınla katıl gecelerime. Hülyalarıma gülümseyişinle dön Efendim. Sararmış bir bedenin toprağa yaklaşmasında saklı değil sevdalar. Ruhunu salıver sevdaya ve hüsn ü hattınla geri dön Efendim.

Teşbiplerden sâkıt oldu gönlüm, fahriyeler gömüldü bencilliklere. Cismine hayran olduğum ve iki kaşının arasında kendi nefsime kurban olduğum! Dön geriye. Kendi methiyenle alıp vur gene beni, beni gene erit âteş-i Aşk’ının tâ içinde. Hüsnüne hayran olduğum ve ellerinin cisminde kendi yalnızlığına gark olduğum, dön, dön geriye.

Kurumuş bir parça toprağa hayat verirken su, ben senin yollarını gözlüyorum ve bir yaprak yem verirken toprağa, bir gübre misali toprağa özümü veriyorum. Nesipler terk ederken bedenimi, ben Aşk’ın “a”sına ömrümü veriyorum. Şairlerin musarra beyitlerinden açıyorum gözlerimi ve Aşk’ın cismini her sefer sende seyrediyorum.

Efendim! Salıver de sevdana tutsak kalbini “âmennâ” desin diller. “âmennâ ve saddaknâ” diyiversin gönüller. Dilinin mührüne ve ketum sözlerine kurban olduğum. Ruhunu salıver sevdaya ve hüsn ü hattında dönüver Efendim!

11 Ocak 2010 Pazartesi

Yoksun, Varsın...


Yoksun… Hep olduğun kadar ve hiç olmadığın kadar yoksun. Yaşayacağın kadar ve içimde yaşatamayacağım kadar yoksun. Yaratılmış olsaydın bulurdum seni, nefes üflenseydi sana ve bir beden biçilseydi ruhuna, bulurdum ya seni, yoksun.

Yoksun… Babasız bir çocuğun bayramları gibi boşsa yaşamım, konacak bir çiçek bulamayan arının kanatları kadar kuruysa sadağım ve rüzgârın taşıyacak bir bulut bulamayışı kadar durgunsa semalarım, yoksun.

Yoksun… Oğlunu toprağa vermiş bir ana gibiyse gözümde gözyaşlarım, kalemim öksüz büyümüşse senden uzakta ve bir dirhem çekirdeğe ulaşamayan yavru bir kuşsa kanatlarım, yoksun.

Yoksun… Yaşam zehirliyken sensizlikte, bir güneş bile doğmuyorsa gecelere, haramiler yolları kesiyorsa ve Ebrehe’nin ordusu fillerle saldırıyorsa vücuduma, çıkmıyorsan bir ebabil gibi, yıktırıyorsan içimdeki Kabe’yi, yoksun.

Yoksun… Gönlüme büthane yaptılarsa mezalimden, ruhuma mengeneler koydularsa hayalimden ve ışığa gölge koydularsa zülalimden, yoksun işte, yoksun.

Sen varsın sevgili! İçimdeki boşluk dolmuyorsa başkalarıyla ve hayalin geziniyorsa satırlarımda, sen, hiç olmadığın kadar ve hep olacağın kadar varsın. Varsın sevgili, hep varsın.

21 Aralık 2009 Pazartesi

Etme



“Duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun, etme
Başka bir yâr, başka bir dosta meylediyorsun, etme”

Ettin Sevgili! Gidişinle mahvettin evrenimi. Ettin Sevgili! Tarumâr ettin gönül denen virâneyi. Tek bir gidişin, defalarca çarptı kalbimi. Ettin sevgili! Hâk ile yeksân ettin âlemi. Toprak kalmadı susuzluğuna çatlayacak ve su yok toprağın bağrında kimsesizliğime ağlayacak. Ateşi mi düşürdün kaderime? “Etme” sevgili! Hal mi kaldı kordan gönlüme, aşkının ateşinde kül olacak? Ettin sevgili! Terk ettin mülküne adanmış yüreciğimi.

“Ey ay felek harap olmuş, ziyan olmuş senin için
Bizi öyle harap, öyle ziyan ediyorsun, etme.”

Ettin Sevgili! Gidişinle harap ettin bendeni. Ettin Sevgili! Önce var ettin, sonra talan ettin şu bedeni. Bir gülüşün içindi var olmuşluğum. Ettin Sevgili! Gülüşünsüz karanlığa mahkûm ediverdin bu âvareyi. Sevgili! Yaktın ya beni. Yanışımdan ateş bile kalmadı hârını gönlüme saracak. Hâr kalmadı közlerin içinde sensizliğime yanacak. Ettin Sevgili! Yok ettin sevdaya saklanmış ömrün son matemini. Ettin Sevgili! Kahrettin gönlümdeki Kabe’yi.

“Ey makamı var ile yokun üstünde olan
Sen varlık sahasını terk ediyorsun etme”

Ettin Sevgili! Gidişinle yerle bir ettin sükûnetimi. Ettin Sevgili! Önce âşık ettin, sonra Mecnûn’a çeviriverdin ya beni. Cin kökünden türettim ismimi ve Leyla’ya saldım çöllerde bulduğum mâtemimi. Ettin Sevgili! Yokluğunu varlığına üstün ettin ve “Etme” desem de ettin Sevgili. Ruhumu kabzettin Azrail gibi. “Etme” sevgili! Âlem-i emr hakkına ziyan etme bîçâreni.

“Sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
Sen ayın da evini yıkmayı kast ediyorsun, etme”

Ettin sevgili! Canıma kast ettin. Susuşunla emrettin dilime ve gidişinle pervane ettin dönüşlerine. “Etme” Sevgili! Yakıp kül, yakıp kul etme beni. “Etme” sevgili! Terk edişinle karartma güneşimi. Hani Şems Sevgili? O terk etti mi aşk denen kâşaneyi? “Etme”, etme Sevgili! Yıkma içimde var ettiğin aşk beldesini.

“Harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
Ey hırsızlığa da değen, hırsızlık ediyorsun, etme”

Ettin Sevgili! En büyük hırsızlığa değdi gözlerin. Çaldın, çırptın, yaktın, yıktın, savaşlar çıkardın belde-yi aşkta. Ettin sevgili! Türâb ettin can havliyle sana ıslanmış yangın yerini. “Etme” sevgili! Boynu bükük bırakma gülşenimde sen diye açan aşk güllerini. Gitme sevgili! Etme Sevgili! Terk etme bizi.

2 Kasım 2009 Pazartesi

Yoksun. Efendim.




Efendim!

Sana dair sözler dizdim, bir gül bahçesinin dikenleri içinde. Sana dair sözler derdim gül yapraklarının sen kokan kıvrımları içinde. Efendim! Bir güle âşıkken bülbül ve bülbül beklerken mâşukun nevbetini ben sevdanın bahçesine bile giremedim. Sen yoktun. Yaz güneşi gibi yaktın önce. Bir temmuz sıcağında, sadağına sevda doldurup da geldin. Vurdun beni bir saz semaisinde titreyen kanun telleri gibi. Vurdun beni, bir yağmurun tam ortasında gökleri yaran şimşek gibi. Sen yoktun. Bir gonca gül gibi kokunu duyurdun ve ardından vurdun beni.

Efendim!

Baharıma sakladığım gülüşlerimi çıkarmıştım senin için misk kokusuna sırlanan sandıklardan. Mühürleri kırıp gülüşlerinin mührünü vurmuştum bir fermanın hitâmına. Gidişinle gülüşlerime son verdin efendim. Sen yoktun ve vardın bensiz olan yerlerde. Sen vardın efendim benim hiç olmadığım aydınlık yerlerde.

Efendim!

Adım karanlık mıdır adına? Gülüşlerim ve gelişlerim yasak mıdır vuslatıma? Gidecektin madem, terk edecektin düşünmeden ve yıkacaktın duruşlarımı, mührü ters vuracaktın kaderime, niye geldin efendim?

Sen yoksun efendim. Hiç olmadığın kadar yoksun ve hep olduğun gibi yoksun damarlarımda. Yoksun efendim.

26 Ekim 2009 Pazartesi

Değmeyin... Değmeyin...




“Feryâd ki feryâdıma imdâd edecek yok
Esûs ki gamdan beni âzâd edecek yok

Yâ Rab! Ne için zâr-ı Nigârı şu cihanda
Nâşâd edecek çoksa da dil-şâd edecek yok.”

(Nigâr Hanım)

Değmeyin efkârıma, hicranıma değmeyin. Değmeyin mihrabıma, sultanıma değmeyin. İsterse yakar ateşlerin içinde, hüsranıma değmeyin. Değmeyin fermanıma, padişahıma değmeyin.

Vurdular seni. Tam kalbime nişan alıp öylece toprağa serdiler seni. Kendi kanımla, kendi canımla beslediğim; bir nisan yağmurunun halvetiyle toprağımda su diye demlediğim; vurdular seni.

Vurdular seni, tam gönlüme nişan alıp vurdular seni. Zamanın ötesinden seslenişlerle sevdalarımı yollarına serdiğim ve bir mumun alevinde sabahımın ziyasını rüzgârına verdiğim, vurdular seni.

Değdiler sana ve vurdular seni. Adını andılar benden evvel. Adlarını andırdılar dillerine ve gözlerine yaşlar düşürdüler. Yaktılar seni. Hasrette bıraktılar ve bir uçurumun kenarına attılar seni. Değdiler sana, yüreğine dokundular benden evvel. Ateşin hârında kavurdular benliğini. Kırdılar ve yıldızsız bir semanın altında, saba rüzgârlarına saldılar seni.

Değdiler sana, gönlüne girdiler benden evvel. Şiirler söylettiler yüreciğine ve elem söylettiler dillerine. Üzdüler seni. Geceleri nöbette ve vuslatları hasrette koydular sen gözlerini yokuşlara dikmişken. Vurdular seni efendim. Benden evveldi vuruluşların. Değdiler sana efendim.

Şimdi ben değemiyorum sana. Sen onları unutmadan, ben kendimi anımsatamıyorum hasretlerimi yolladığım baharıma. Yollarından dönemiyorum efendim. Denizlerin kıyısına martı gibi vuruyorum kendimi. Bir dalganın köpüğünde bekletiyorum gözlerinin sitemini. Ketumluğunu özlüyorum efendim ve değemiyorum siyahına. Seslenemiyorum sana efendim. Ses edemiyorum ve karanlığa söz geçiremiyorum. Değdiler sana ve tam kalbime nişan alıp vurdular seni.

Şimdi bir feryâd vaktidir imdâdın olmasa bile.

Feryâd ki feryâdıma imdâd edecek yok, esûs ki beni gamdan âzâd edecek yok. Değmeyin efkârıma, değmeyin hazanıma ve değmeyin baharıma. Sen benim için hem efkârsın, hem hazan ve hem hüzün sevgili. Bir baharsın gelişinle ve hüzünsün terk edişinle. Sen cânıma cânsın efendim, bir gülümseyişinle.

Değmeyin hicrânıma, değmeyin sultanıma, mihrâbıma değmeyin. Suretiyle yakan, merhametiyle yaktıran padişahıma değmeyin.

Değmeyin feryâdıma, imdâd edecek ummanıma değmeyin.

8 Ekim 2009 Perşembe

Cansız Öyküler, Kalemsiz Şiirler...


Bırak dedin şiirleri, şiirleri bir kenara bırak. Bana zamanın ötesinden, evvelin evvelinden gelen seslerle öyküler anlat. Sana öyküler dizdim sevgili. Şairlerin müstesna beyitlerinde saklanan, sırra kadem basamadan ayyuka çıkan ve sevdalıların gönüllerinde sırlanmadan dillere düşen öyküler.

Bırak dedin şiirleri, bana kendini anlat. Bana bezm-i elestte alnına yazılan öykünü anlat. Sana öykümü dizdim sevgili. Kalemin levhte gezinirken çıkardığı sesler gibi. Muhafaza edilmiş bir levhanın son satırındaki son çizgiye konulan nokta gibi. Cebrail’in ilk vahyinden, İsrafil’in nefesinden, Mikail’in şiddetinden ve Azrail’in gözlerinden fışkıran alevler gibi. Sana kendimi anlatırken aslında sana seni anlattım sevgili. Varlığın tekillikten çoğulluğa bürünüşü gibi anlattım seni. Tek olandan çıkan ve benken biz olan sevdaları anlattım sevgili. Sevdaların alnında parlayan nurlardan ve cesetlere can veren ruhlardan bahsettim sevgili. Ateşi gül bahçesi yapan, denizleri yaran asalardan ve ölülere can veren dualardan bahisler açtım. Tufan’ın şiddetini sana sakladım tıpkı içimdeki evrenin aydınlığı gibi. Zamanı geri sardım sevgili. Bir kuyunun dibinde ebabil kuşlarını bekledim yalnız başıma. Ürkek bir ceylanın gönlü gibi düştüm bembeyaz gömleklerin yakasına. Mısır’a sultan olamadım sevgili. Sen yokken yoktu hiçbir şey ve sen varken ben var olmayı bilemedim sevgili.

Kays’ı Mecnun yapan, Ferhad’a dağları oyduran, Yusuf’a mührü vuran ve Süleyman’a şehirler kurduran bendim sevgili. Sultanlara bile söz geçirirken sana bir türlü sevdamı geçiremedim sevgili. Sen öyküler dinlemeye devam et Bariha’nın dilinde. Bir çölün mateminde sen kendi yasını tutmaya devam et. Beklemeye devam et sevgili. Artık öyküler cansız kaldı ve öykülere can veren beyitler kalemsiz kaldı.

Bırak dedin ya şiirleri, bana öyküler anlat dedin ya! Şimdi bırakıyorum her şeyi. Ben kendimi sende yitirmişken, ben kendimi biz diye söylemişken, olmayan benin öyküsünü nasıl anlatırım sevgili. Özgür bırak da beni, anlatılsın öykün. Şiirleri sustur ama bendeki kendini susturma sevgili. Sevgili..! Susturma kendini.

26 Eylül 2009 Cumartesi

Efendi kişi niyetine...




Uykuda bir Efendi…
Gülümseyişler uykuda.
Toprak altına çapraz sıralanmış
Çürümeye yüz tutmuş bir boşluğun
Seyrek tahtaları arasında…
Zümrüt yeşili bir sanduka altına
Mühürlenmiş bir sevda…
Neylinin sesinden kopmuş
Asırlara yenik düşmüş yaslı bir nida:
“Gel!” diyor ya hani,
Hani “Ne olursan.” diyor
“Ne olursan ol yine” diyor ya!

Gittin Efendim!
Gözümüzde yaş bırakıp da gittin,
Âlemi sensiz bizi sultansız koyup da gittin.
“Gel!” nidasına “amenna” diyip de gittin.
“Gavs-ı Ekber” Sultan’ın dizine yatıp da gittin.
Yolun açık olsun Efendim!

Madde mânâyı yese de, söz sükûta altın gelse de değişmedi hiçbir şey. Yollar hep açık oldu, yollar hep düzlük oldu mânâyı görenlere. Sığmadık avlulara, sınırlara sığmadık. Taştık hudutlardan, taşırdın hüzün aşk kokan mayasını. Er kişi niyetine değil efendi kişi niyetine durduk namaza. Sığmadı yürektekiler dudaklara, döküldü istemsiz. Kabe’nin karası yakışırdı ancak sana, bir de o çok özlediğin toprağın ayıyla yıldızı. Yattığın kucaklar cennet olsun Efendim. Rüzgâr saba makâmında ezgilerle gelsin her sabah baş ucuna. Cedd-ül Haseneyn ve Hadim-ül Harameyn olsun kavuştuğun kucaklar. Ceddine bizden selam eyle Efendim.




Durdu... Elhamdülillah




Bulutların beyazına ve ayın şavkına… Yıldızların semasına ve umutların duasına…

Durdu. Demin atıyordu. Şimdi durdu. Konuşmaz oldu adını ve zikretmez oldu gözerinin karasını. Durdu, biraz evveldi, durdu. Dolaştırmaz oldu ismini damarlarımda ve cismini göstermez oldu rüyalarıma. Can havliyle andı sevdasını ve sen durunca o da durdu.

Durdu. Sen varken hüsranında, dünya da dönüyordu. Su dönüyordu semadan toprağa ve âlem yeniden doğuyordu. Yeşilleniyordu sevdalar. Durdu, biraz önceydi. Sen durunca evrenim de durdu. Durdu, az zaman önce atıyordu. Semada melekler, yerde semazenler dönüyordu ve bir taze beden doğuyordu topraktan. Durdu, sen gidince âşıklar semaya doydu.

Bir gidişin vardı sevgili. Sadece bir kez geldiğin gönlümden bir gidişin vardı. Bin gelişe bedel tek gidiş. Tek gelişe bedel bir can atarken sol yanımda, o tek gidişle tek yürek de durdu. Durdu su, ayın şavkı durdu. Semada gezinen bulutlar ve yüzüne âşık yıldızlarım durdu. Âlem durdu sevgili. Sen gidince cân durdu ve durdu cihân. Cihân içre ağlayan dîde-i giryân durdu.

Güneş durdu, yaprak durdu ve rüzgâr durdu. Sen diye toprağıma ektiğim beyâbân durdu. Durdu seslerim, kalem durdu, kâğıt durdu. Hicranına ağıt diye yaktığım hıyâbân durdu.

Durdurdun sevgili. Bir gülüşle can verdiğin cânımı bir gidişle durdurdun. Durdu sevgili. Adını sen diye andığım âlem hakkına, gidişinle atan yüreciğim durdu. Durdu, Elhamdülillah...

13 Eylül 2009 Pazar

AŞK... Semâ-i Aşk...




“Aşk’la ve Aşk’a… Besmelenin noktasıyla destûr…”

Destûra hacet gerektirmez aşk. Bir volkanın selinde, yangın yerinde, oduna bel bağlamaz adı aşk. Semânın hazinesinde sevdadan zümrütler beklemez aşk. Yoksunluktur ve yoksunlukta rahmettir adı aşk. Rahmetin bozkırlarında bir karıncanın yuvasındadır saklı aşk. Saklı kalmış düşlere hamd etmektir sureti aşk. Suretin hülyasında, hülyaların duasında, duanın gıyâbında mâşuka secde etmektir adı aşk. Aşk bir bulut, aşk bir gölge, rahmetin gözlerine perdedir aşk. Suretiyle yakan, hicranıyla yandıran ve vuslatıyla eriten bir ummandır suda aşk.

Âlemi yok etmektir aşk, yoklukta varlığı bulmaktır asıl aşk. Vahdetin içinde kesreti ararken, kesrette kendini görmektir adı aşk. Mâşuka kahır değil, hüsrâna sabretmektir hüsnü aşk. Zamanın çemberinde, dünyanın zemininde ve evrenin gözlerinde sırlıdır gerçek aşk. Aşk hüsrandır, hicrandır aşk. Yağmurdur rahmet kapılarından dökülen ve bir mahzenin en kuytu yerinde sırlanan şaraptır adı aşk. Bir kanunun telinde ve ney’in hüzünlü nağmesinde bir nefestir aşk. Aşk bir hazan, aşk bir hüzün, bir hazin kelimedir satırda aşk. Aşk sendedir ve aşk sendendir efendim. Bir gülüşünün âyinesidir aşk. Beşerin aklında değil, âşığın gönlünde yeşeren bir ilâhi filizdir aşk.

“Cihânı hiçe saymakdur adı aşk
Döküp varlığı gitmekdür adı aşk

Elinde sükkeri ayruğa sunup
Ağuyu kendi yutmakdur adı aşk

Belâ yağmur gibi gökten yağarsa
Başunu âna dutmakdur adı aşk

Bu âlem sanki oddan bir denizdir
Âna kendüyi atmakdur adı aşk.”

Aşk’ıyla yanıp kül, aşk’ıyla yanıp kul olduğum efendim. Senin isminde saklıdır aşk.

10 Eylül 2009 Perşembe

Ayrılık Bir Çığlık...


Koşarak geldim sana âlemlerin en mavi semasından. Koşarak geldim sana, bir bulutun en son damlasından. Sevgili! Sana geldim. Duyuyor musun kanat seslerimi? Bir mazinin en aydınlık gecesindeydi seslenişlerimiz. Anne karnı kadar sıcak ve güvenli bir sevdanın rengiydi hani gözbebeklerimiz. Sevgili! Sana geldim. Duymuyor musun sesimi? Âlem bizim rengimizdeydi hani, hani dilediğimiz yerdeydi sevda meskenlerimiz. Sevgili! Hani uzaklar bile ayırmazdı bizi? Sana geldim sevgili. Duymuyor musun sesimi?



Sana geldim sevgili, aç gözlerini. Baharın yeşilinden, suların huzmesinden ve aşkın en tatlı gülümseyişinden getirdim sana. Sana kanat dolusu sevdalar derdim sevgili. Bir yangının dibinden bir damla İbrahimî suyla geldim sevgili. Güneşin hârını ve rüzgârın sevdasını sadağıma koyup da geldim sevgili. Aç gözlerini. Âb-ı hayatsın bana, kanadımda aşksın sevgili. Sevgili, nolur, aç gözlerini.



Sana geldim sevgili, aç gözlerini. Ben kanat olurum sana, ben sana sevda ve ben sana can sevgili. Aç gözlerini. Bir yaprağın yeşilinden yeniden damıt sevgimi. Sevgili, sana geldim, duymuyor musun sesimi? Hani gidişler uzaktı bize, bize ayrılık yasaktı sevgili. Neden açmıyorsun gözlerini. Sesime ses veren bir sevdanın seliyken beni neden bırakıyorsun sevgili? Terk etme beni.


Sana geldim sevgili, duyuyor musun kalbimin sesini? Feryâdıma ses ver gidişiyle kahrolduğum. Feryâdıma ses ver yokluğunda kaybolduğum. Gitme, terk etme beni. Gündüzümü karanlığa gömüp, baharımı hazana koyup, yalnızlığı bana revâ görme sevgili. Bırakma beni ki, yine süzülelim âlemin en mavi semâsında. Çığlığıma devâ, yalnızlığıma şifa sevgili. Sevgili, ben geldim duyuyor musun sesimi? Ses ver sevgili, sevgili terk etme beni.

23 Ağustos 2009 Pazar

Susturdun Beni.





Sustum, susturdun beni. Sağanakların altında yarı resmi bir gülüşle bir izmariti söndürür gibi söndürdün beni. Sustum, susturdun beni. Kor gibi yanan çölün sıcağında sana susamış bir serap gibi yandırdın beni. Sustum, susturdun beni. Gülmeyi unutmuş, babasız bir çocuk gibi küstürdün beni. Yaktın, göz kırpmadan bir alevin orta yerinde bıraktın beni. Yaraladın, namlusundan boşanan bir göz kırpışla kapkara gözlerle avladın beni. Terk ettin, asırlardır toprağa kök salmış bir çınarın yaprağı gibi. Rüzgârın seline kapılmış, yanmış ve yakılmış bir küçük zerre misali.

Sevgili!

Bir sene önceydi. Öncelerin öncesinde verilmiş sözler uğrunaydı sana gelişlerim. Toprağın altına gömülen bir İsmail varken âlemde; öteki İsmail senin gelişine gebeydi. Kabir toprağına bulanmışken ellerim, gecenin aydınlığından soyundum karanlığıma. Bir gülüşün içindi ve öpüş içindi yaslı gönülleri terk edip sana gelişim. Sevgili! Bir asır önceydi. Öncelerin öncesinde verilmiş sözler uğrunaydı ceddi Osmaniyan’ın sulbünden sana meyledişim. Sevgili! Tam bin asır önceydi. Sayılar henüz yoktu âlemde ve henüz bir sevda yoktu saklandığım bedenlerde. Kaç bedenden geçti bu sevda sana gelene dek ve kaç durakta nefeslendim sırf senin için nefes alabilmeyi öğreneyim diye.

Sevgili!

Şimdi uzaklardasın tıpkı dün olduğu gibi. Şimdi uzaklardasın tıpkı bir ay önce olduğu gibi. Şimdi uzaklardasın tıpkı bir sene evvel yanımda olmana rağmen ruhunun beni terk edişi gibi. Sustum sevgili. Bir gün sustum, bir ay sustum, bir yıl sustum ve bir asır sustum; ama susuzluğum geçmedi sevgili. Sensiz geçen her dakikaya seni gömüşüm gibi, her an senin sesini unutuşum gibi ve her saniye yüzünü anımsayamayışım gibi. Sustum Sevgili! Susturdun beni. Karanlık bir gecenin hiç onulmaz dertlerine gömüp terk ettin beni. Yasıma bile saygı göstermeden ruhuma azap edişin gibi ve evrenin tüm çıplaklığını çıplaklığıma değirişin gibi.

Sevgili!

Hoş geldiğin gibi hoş gittin. Hoş gittiğin gibi hoş gel Sevgili. Dönüş yolunda hala gözlerim ve gözlerim gözlerinin yokluğuna alışamadı sevgili.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Gitti, şimdi gitti.




seherlere kurban bir gidiş,

bir söyleyiş,

bir duyuş.

gözkapaklarının ağırlaştığı bir anda,

inadına bir çırpınış.

şimdi gitti,

daha yenice.

kokusu hala üzerimde.

tozu dumana kattığı

ıslaklığını bıraktığı

ve ayakizlerini...

şimdi gitti

daha yenice.

sözleri zihnimde bir kurcalamayla

gözlerimi dalgın bir kırpışla bırakıp gitti

yenice gitti

kocaman bir gelmeyişle

sessiz bir dönmeyişle gitti

dönüşsüz bir yoldan

çizgisiz bir sondan gitti

şimdi gitti

daha yenice

umudumu kırarak

ve

beni benimle bırakarak gitti

beni firarımla

beni yalnızlığımla

beni hayaliyle başbaşa bırakıp gitti.

gitti

geceleri iyice karanlığa muhtac ederek gitti

gitti

şimdi gitti.

19 Temmuz 2009 Pazar

GÖZLERİN



Bin bir gecenin
Bin bir masalına karıştı gözlerin.
Cemşid i Hurşid’le yarıştı,
Gülistân’a nam saldı gözlerin.
Takılıp aşkın firârına,
Yusuf u Züleyhâ’ya
Kan ağlattı gözlerin.
Demlenirken koyuluğu gecelerin,
Ferhad u Şirin’i
Nöbette koydu gözlerin.
Nevbahara kapılırken yakuti yeşillikler
Cenneti arasatta bıraktı gözlerin.
Rüyânın ikliminde gezinirken sevdalar,
Leylâ vü Mecnûn’u
Unutturdu gözlerin.
Kızıllığında âlemi selamlarken şems,
Güneşin aydınlığını
Sırlara gömdü gözlerin.
Kalem sevdasıyla tutuşurken kâğıt,
Mürekkep karasını
Hicranda bıraktı gözlerin.
İşte gök, işte yer.
İşte arş, işte kürs.
Yerle göğü kararttı,
Arşla kürsü yerle bir etti gözlerin.

7 Temmuz 2009 Salı

Sultan Kırmızısı


Turkuaz bir suyun üstünde
Saray ve konak…
Derununda haremler saklayan Enderun…
Şadırvanlarda akan
Hanende ve nazende suyun,
Pervazlarında kanat çırpan kuşun,
Ve tek celsede namlusundan boşanmış
Bir kurşun…

Akşamın gök kızıllığında
Saray ve konak…
Bahçesine mesken taş kavuklar…
Mermer sütunlara denk düşürülmüş,
Asırlık koca koca çınarlar…
Üstüne mühür vurulmuş,
Derme çatma yağlı ilmekli
İki tahtadan ibaret sehpalar…

Sabahın sabâ makâmında
Saray ve konak…
Levni, cumbasında,
Nef’i boğazla meşgul…
Itri’nin elinde gül kokusu,
Lâedri saklanmakla meşhur…

Öğlenin peşrev ve segâhında
Saray ve konak…
Hüzzam nağmeleri salınır sulardan,
Leventlerin dilinde bin kahır.
Islıklar yükselir Zeyrek’ten,
Acemaşiran yine boğaza salınır.

Tarihin sarı sayfalarında saklı
Saray ve konak…
Şimdi çatlar duvarlarımız,
Şimdi gözlerden süzülüverir
Asırlık sevdalarımız.

Sultan Es-Sultan!
Nedendir kaçışların?
Sâbânın sesi mi yordu seni,
Kırmızının kan kokusu rengi mi?
Tarih soyunurken ardındaki duvardan,
Gözünden düşen bir damla yaş mı boyadı,
Yüzündeki hüznün rengini?
Gölgenin eşsiz dinginliğinde
Saray ve Konak...
Sultan Es-Sultan!
Yıkıntılardan dirilir bir tarih.
Senin durduğun yerdir
Saray ve Konak...

5 Temmuz 2009 Pazar

Dön Efendim



Aşkının rahle-i tedrisinde boynu bükük bir bendeyim Efendim!
Asırların küf kokulu sevdalarını biriktirip diz çöktüm önünde.
Boynum eğik, gözlerim kapalı, dil damakta…
Aşkın seccadesinden kaldıramadan başımı,
Beni gönlünle doyur Efendim!
Susuzluğumun tabiri yoktur lügatlerde
Ve
Bir mazmunun içinde saklarım düşlerimi.
Divanlar şerh edilmeden
Ve
Şairler tezkirelere hapsedilmeden dön Efendim!
Tâkâtimce mihnet verdi ya Rahman
Mihnetimce tâkâti sen bağışla Efendim!
Kubbelerden kabaran hatt-ı sultani aşkına,
Aşk uğruna hattan geçen bende-i sultaniler uğruna,
Sultan iken yüz sürüp köle pazarında satılanlar uğruna,
Uğrular elinde can çekişen sevdalar uğruna…
Bekliyorum.
Dön Efendim!

23 Haziran 2009 Salı

Uykuda Bir Efendi.





Uykuda bir Efendi…
Gülümseyişler uykuda.
Toprak altına çapraz sıralanmış
Çürümeye yüz tutmuş bir boşluğun
Seyrek tahtaları arasında…
Zümrüt yeşili bir sanduka altına
Mühürlenmiş bir sevda…
Neylinin sesinden kopmuş
Asırlara yenik düşmüş yaslı bir nida:
“Gel!” diyor ya hani,
Hani “Ne olursan.” diyor
“Ne olursan ol yine” diyor ya!

Madde manayı yedi
Söz sükûta altın geldi.
Kesret içinde vahdet ararken
Çokluk tekliğe galip geldi.

Ömürlük bir söz köpürüyor satırlarda.
Avcı ava avlanıyor
Ve denizler buluşuyor çorak bir ovada.
“Hamdım, piştim, yandım.”
Damlalar deniz olmaya yüz tutarken
Ay, aşk eliyor gecenin sükûtunda.
“Döndükçe etekler yelpazelenir
Döndükçe gönülde aşk tazelenir”
Mülteci bir ruh terk ediyor
Akışkan bir fanilikte bedeni.
Kudümler aşka seslenirken,
Tennûrelerle beziyor aşk âlemi.

“Men çe gûyem vasf-ı ân âlî-cenâb
Nist peygamber velî dâred kitâb”

Seslenişler susuyor sanduka dilinde.
Duruyor semâzenler
Ve duruyor dünya…
“Kitabı vardır; ama peygamber değildir.”
Dese de susuyor dünya.

Efendi uykuda…
Uykuda hoş görmeler.
O, zulme inat uyanık dursa da
Anlamıyor,
Dinlemiyor,
Diretiyor,
İnadına uyuyor dünya.



AŞK'A ŞİİR AŞK'A SEMA